Hocamızla Kadro hareketini ve onların "bizlik" kavramına bakışını konuşmakla kalmamış, Doğan Avcıoğlu'nun ve genel olarak 1960-70 Türkiye solunun gayrimüslimlere ve Kürt meselesine bakışı üzerine de bir konuşma gerçekleştirmiştik... İşte Doğan Avcıoğlu, Yön, Devrim, TİP, gayrimüslimler ve Kürt meselesi...
Kalemlervekiliclar.com
*Bu mülakatı veya bu mülakatın bir kısmını başka platformlarda alıntılayacağımızda sitemizin kaynak gösterilmesini rica ederiz.
KVK: Kadro çizgisinin bir ardılı olarak, her ne kadar arada Forum dergisi gibi başka deneyimler de varsa, Yön-Devrim hareketini ele alabiliriz. Burada Doğan Avcıoğlu’nun izlediği çizgiyi esas almak gerekirse –ki bence belirleyici olan da kendisidir-, Doğan Avcıoğlu’nun Yön ve Devrim’de yazıklarına baktığımız zaman yine Kadro’daki vurgular var. Mesela, Kadro’da, “askerî zaferlerin, Dumlupınar’ın, iktisadî zaferlerle taçlandırılması gerektiği” yönünde yazılar var. Benzer biçimde, Doğan Avcıoğlu’nda da “politik zaferlerin, gayrimillî unsurlara karşı iktisadî zaferlerle pekiştirilmesi” vurgusu var ve daha çok “millî iktisat”, “millî sanayi” vurgularını –sizin de içinde bulunduğunuz hareketin vurgusunu- tekrar eden bir söylemi vardı. Bunun yanı sıra, Doğan Avcıoğlu’nun gayrimüslimlere bakışında, gayrimüslimlerin haklarının genişletilmesi konusunda çok fazla yazdıklarına rastlamadım. Sadece Kürt sorunu konusunda çok önemli bir açılımı var: 1966 yılında Türkiye’de ilk defa meseleyi “Kürt meselesi” olarak adlandıran kişi, Doğan Avcıoğlu... Ben, bunun böyle olduğunu bilmiyordum, daha çok bu konuda TİP’in ilk adımı attığını duymuştum sizlerden, daha önceki okuduklarımdan... Yalnız, Doğan Avcıoğlu’nun farkı, “Kürt meselesi” diye meseleyi tabir etmesine rağmen içini doldurmaması, bir çözüm önerisi getirmemesi. Bunun nedeni ne olabilir? Yani Doğan Avcıoğlu, bir yandan “Kürt meselesi” diye ilk ortaya çıkar, ama diğer yandan bunun çözümü konusunda da “kendimi bir öneri getirecek denli güçlü hissetmiyorum” diye de yazıyor 1966 yılında...
YK: Şimdi... Doğan Avcıoğlu, kendisini hiçbir zaman “Marksist” olarak ifade etmedi, Marx’ı da çok fazla yüceltmedi, ama bana göre çok ciddi bir, Marksist bir devrimciydi Doğan Avcıoğlu... Bu söylediğinizi iki episotla anlatabilirim. Ben 1970 yılında, 1970 yazında Türkiye’ye döndüm, Haziran ayında ve döner dönmez de Doğan Avcıoğlu’na gittim. 1970 Haziran’ı, aşağı yukarı, Türkiye’de bir askerî müdahalenin hemen hemen kesin olduğu bir zaman idi. Doğan Avcıoğlu da, Cemal Madanoğlu’yla beraber, bunun en önemli adamlarından bir tanesi. Benim büyüğümdür, ama yıllar sonra aramızda yaş farkı kalmadı, ama 1970 yılında hala büyüğümdü. Odasında, “Yapma,” dedim, “tutamazsın.” Ve sonunda tartıştık biraz daha ayrıntıya gidince... “Kürt meselesinde ne yapacaksın?” dedim. “Hiçbir şey yapamayız,” dedi. “Orada çok bağlıyız,” dedi. “Çok darız,” dedi. Daha sonra hareket biraz daha ilerleyince, Numan Esin bunu söylemiyor, ama ben ODTÜ’de hoca olduğum zaman birkaç ay sonra bana geldi. Bir arkadaşım da vardı, Atilla Sönmez, o da ODTÜ Rektör Yardımcısı’ydı; yakın zamanda kaybettik, çok değerli bir arkadaştı. Dinlenmemesi için İnönü’nün, Rektör Erdal İnönü’nün odasında konuştuk. Numan Esin, bana ve benimle birlikte olan arkadaşıma o günkü ihtilal hareketine katılmayı önerdi. Aynı şekilde, ben, “Kürt meselesinde ne yapacaksınız?” dedim. Numan, hiçbir şey yapılamayacağını söyledi. “Toprak reformunda ne yapılacak?” dedim. Orada çok yüzeysel sözler söyledi.
Şimdi bu iki episotu niçin anlatıyorum? Çok açık: Doğan Avcıoğlu çok net bir şekilde iktidarı hedeflediği andan itibaren çok “gerçekçi” bir devrimci politikacı olarak Kürt meselesinden uzaklaşmak mecburiyetinde olduğunu hissediyordu., çünkü bu mücadeleyi, bu müdahaleyi orduyla beraber yapmak istiyordu ve ordu da Kürt meselesinde aktiviteden çok uzak, çözümden çok uzak idi. Çözümden çok uzaktı... Dolayısıyla, Doğan Avcıoğlu’nun, bu söylediğiniz, “ilk olarak bunları Doğan Avcıoğlu ortaya attı” sözüne sevinirim, ama çok gerçekçi bulmam, çünkü bizim 1965’teki seçim kampanyamızda Kürtler vardır ve milletvekillerimiz Kürt’tü, Tarık Ziya Ekinci... Onun ötesinde, “bölge planlaması” kavramı çok ilerlemişti. Biz, bölge planlamasının çok ateşli savunucularıydık. Nitekim, ben Başbakanlık DPT’de olduğum zaman, 1964 yılında Antalya Bölge Planlaması’nın Co-Directeur’ü olarak atandım. Dolayısıyla, biz bölge planlamasını, Adana-Çukurova bölge planlamasını bir tür Kürt meselesi olarak da alıyorduk, ancak hem Kadro hem Yön hareketi tipik bir Komünist Manifesto solcusudur. Maddî yapı değiştiği zaman üstyapının değişeceği inancı, burada, saklıdır (Hocamız “altyapı” diyeceği yerde “üstyapı” demişe benziyor. KVK). Şimdi bunların doğru olmadığını düşünüyoruz ve bunlara “kaba Marksist” diyoruz. Bugün kaba Marksistler, yeni mürtecilerdir. “Öyle bir sorun mu?” Bugün, “Kürt meselesi mi? Yatırım götürün.” Bu, kaba Marksizm’dir. “O mu? İş vereceksin.” Kaba Marksizm’dir... Bu her tarafa yayılmıştır... Kaba Marksizm, Marksist olmayanların ideolojisidir. Koskoca yüksek komutanlık bile, “Oraya iş götürdüğünüz takdirde, Kürt ayrılıkçı hareketi PKK’nın kadro bulamayacağını” düşünüyor. Yani saymayla böyle... Nihayet “kadro” dediğin... Topluyorsun topluyorsun, en fazla söyleyelim: 5.000 tane silahlı eylemcisi olduğu söyleniyor. 5.000 taneyle, iş bulmakla bunların ne alakası var?! Bunların çoğu zengin çocuklarını da buluyor, İsveç’ten buluyor... Bunlar, kaba Marksistler.
Ama ben kendimi ayırt etmeden konuşabilirim... Ayırt etmem için bir neden yok, çünkü Türk aydınını konuşuyoruz; ben de bunların bir parçasıydım. O tür, mekanik, kaba, ekonomik değişimleri büyük transformatör olarak gören bir anlayışımız vardı. Benim şu anda Türkiye düşüncesinde yaptığım, bunu önemli ölçüde muhafaza ederek, buna yeni dinamikler kazandırmak: Politik olmak, iradeyi getirmek, eylemliliği getirmek...
Doğan Avcıoğlu’nda da bu vardı. Şimdi size, bu vesileyle, yeni kitaplarımda alacağım: TİP’in 1970’teki kongre kararı, Kürt meselesiyle ilgili...
KVK: Hocam, bu konuda, sizin de belirttiğiniz gibi, “İlk olmasına sevinirim, ama önemsemem,” çünkü içeriğini doldurmamıştır...
YK: Hayır, ilk olmayabilir... Ama, Doğan Avcıoğlu, Kürt meselesini biliyordu. Şimdi de yazdım, işte 1965 seçimleri... Bu “Yol’un Neresindeyiz?”i yeniden kaleme alıyorum. 1965 seçimleri Türkiye soluna çok büyük bir moral verdi ve hemen, bu moralle beraber, yol ayrımına gidildi. İktidar göründü, iktidar göründü; “Nasıl alacağız?”
Aybar, Mehmet Ali Aybar, yepyeni bir havaya geçti: “Alırız, parlamenter yolla alırız ve Kürtlerle alırız.” Doğan Avcıoğlu: “Parlamenter yolla alamayız, parlamenter yollarla almanın da hiçbir önemi yoktur; idare-i maslahattır. Dolayısıyla, askerî müdahaleyle alırız.” Sizin söylediğiniz 1966... 1967 yılı, belleğim beni yanıltmıyorsa, Yön’ü kapattı...
KVK: Evet, 1967’de kapattı.
YK: 1967’de kapattı. 1966’da... Benim söylediğim, şu anda bunları dipnotlarda da koydum, çünkü bir tarih yazdım, mecburum, vaktim de yok. Yeni kuşaklar bilmiyorlar o tarihi; yazıyorum. 1966 yılına geldiğimizde, artık yol ayrılmıştı. Doğan Avcıoğlu’nun ondan sonra Kürt meselesinden bahsetmesi mümkün değildir. 1965-66 yıllarında pek çok konferans hatırlıyorum: Bu konferanslarda üstü kapalı olarak bu meseleyi konuşuyoruz. Zaten 1966 yılından bir yıl sonra da, 1967 yılıdır, belleğim beni yanıltmıyorsa, Doğu Mitingleri’dir; onun tarihine bakmak lazım. Doğu Mitingleri, bir dönüş noktasıdır.
KVK: Doğu Mitingleri 1966 yılında, Hocam...
YK: 1967’dir...
KVK: 1966 yılının sonlarında, TİP tarafından...
YK: Tamam, müthiş, 1967’de de devam eder. Türkiye’de Kürt hareketliliğinin, Çağlar Bey, bu hareketinde; Doğu Mitingleri çok önemlidir, bir de şu karar çok önemlidir...
KVK: 1970’teki... Kapatılmasına gerekçe olan...
YK: Evet, çok ciddi bir karardır, bunu yayınlıyorum şimdi; çok güzel bir kitap oluyor. Ondan sonra Kürtler... Bunun anlamı nedir, Çağlar Bey? Bunu elimi vurarak da söylüyorum, sonbaharda televizyonlarda da söyleyeceğim: Kürt sorununun çıkışında, gelişmesinde, bizim Kürtlere hiçbir borcumuz yoktur; onu Türk aydını, Türk solu çıkartmıştır. Onu söylüyorum...
KVK: Zaten siz bunu Ahmet Türk’e yönelik olarak da söylemiştiniz. İsmail Beşikçi ve diğer aydınlar bu sorunu ortaya attıklarında Ahmet Türk’ün henüz “Türk olduğunu” söylemiştiniz...
YK: Evet, söylüyorum; hepsine de söylüyoruz.
KVK: Zaten, Hocam, dediğiniz gibi Doğan Avcıoğlu bunun içeriğinden bahsetmiyor. Sadece 1966 yılında yazdığı yazıda, “Bütün Türk sosyalistlerini Kürt meselesini düşünmeye davet ediyorum,” diyor ve bırakıyor.
YK: Ama ama... O zaman siz bunları düşünemezsiniz... TİP, çok daha... Mehmet Ali Bey, çok daha çekingendir ve o yüzden şükran borcumuz var. Çok temkinlidir... “Sosyalist” lafını kullanmazdık biz... “Toplumcu”, “toplumsal”...
KVK: “İlerici”...
YK: “İlerici” daha sonra... O, Sovyetlerden gelen, işte TKP’nin... “Terakki”... O ayrı, ama “toplumsal”, “toplumcu”... Hangi yıllarda bunu söylemeye başladık; onu bilmiyorum. “Devrim” de söylenmezdi, “dönüşüm” denirdi. Dönüşüm dergisi Kızılay’da satılırdı...
Ama Doğan çok daha cesurdu. Mesela, hiç kimse, bunu bir tek ben yazarım, hiç kimse Nazım’ın ismini ve kitaplarını basmayı düşünemezdi. Doğan Avcıoğlu, Yön dergisi, Yön Yayınevi çıkarttı, 1964’te bastı. İlk Nazım’ı sevdiren, İlhami Soysal’dır. Bir Moskova’ya gidişte, “Nazım’ın mezarı başında” diye Yön’de orta sayfa olmuştur; herkes ağlamıştır. Şimdi yazdığım bir kitapta da, şimdi söyledim, demin size söyledim, 1965 seçiminde 15 milletvekili çıkardık; Türk aydınını ve Türk solunu bir yol ayrımına getirdi ve böldü: Doğan Avcıoğlu ve TİP olarak... Benim bir ayağım Doğan Avcıoğlu’ndaydı, bir ayağım TİP’teydi... Doğan Avcıoğlu, benim büyüğümdür; hiçbir zaman suçlamadım. Ama şu açıklık vardı: Ben iktidarı almasını, 1970 yılında, asla istemiyordum, çünkü hem kontrol edemeyeceğimizi biliyordum, 1970’e geldiğimizde çok zayıflamıştık, hem de biz -Sovyet Tarihi’ndeki terminolojiyi kullanarak- legal Marksizm yapıyorduk; ben, bunu çok önemsiyordum. Yani bunları yaymak istiyorduk... Şu olduğunu biliyordum ben: Bundan daha büyük bir savaş olmaz, ama ben savaşçıydım, bu tür savaşı doğru bulmuyordum.
KVK: Hocam, Mihri Belli’nin de aynı, sizin söylediklerinizden farklı gerekçelerle gerçi, ama sizin gibi itirazı vardı Doğan Avcıoğlu’na... “Biz her ne kadar MDD’yi savunsak da, bizi Devrim dergisine almadılar, bizim orada yazı yazmamızı dahi istemediler ve iktidarı alsaydı Doğan Avcıoğlu, bu bize karşıt olacaktı,” diyordu Mihri Belli; siz de böyle olduğuna inanıyor musunuz?
YK: Efendim, şimdi bu nokta şudur: Bir defa, MDD’nin bu lafla çıkışı çok daha sonradır. TKP’nin, TİP’i bölme çabasıdır... Belleğim beni yanıltmıyorsa, MDD adlı bildiri 1968 yılında Türkiye’ye geldi; onlara bakarsınız. Neydi bu MDD bildirisi? Aslında çok sert biçimde Mihri Belli düşmanlığı yapıyordu, TİP’e yaranır gibi görünüyordu, çünkü biz MDD’ye karşıydık, biz SD diyorduk. Mihri Belli, “Hayır, SD olmaz,” diyordu ve büyük bir bölünmeye doğru gitti. Şu kongrenin yapıldığı zamanda, 1970 sonbaharı, 4. Büyük Kongre’de... Sonra yazıldı da... Doğu Perinçek yazdı... Bu, Yıldırım Beyazıt İşhanı’nda yapıyorduk, orada; o günlerden kalan bir tek benim.
Bir parantez açmama izin verin... Bana, İstanbul’daki evimde, bir kadın çok ısrar etti, vaktim de yoktu; böyle çok ısrar eden biri, 50’li yaşlarında olduğunu zannediyorum, bir de tanıdığını koydu. Kabul ettim. Çok hoş bir kadın, televizyonlarda çalışıyor, 1968 kuşağı için bir iş yapıyordu, belgesel yapmak istiyordu. O da beni bulmuş... Sonradan sordum, “Kimlerle konuştunuz?” “Oral Çalışlar’la, Ertuğrul Kürkçü’yle...” “Bu işi yapacaksanız, bir daha onlarla konuşmayın,” dedim. Size de açıkça söylüyorum, çünkü o heyecanları yok...
Ben, 1970’te oradaydım. Sonra Doğu Perinçek söyledi: “Üç bina ötede biz toplandık ve Mihri Belli, -beraberdiler o zaman 1970’te- ‘Kongreyi basalım,’ dedi, ben istemedim.” Bunlar yazılıdır... Şu anda Mihri de benim dostum, gayet güzel işler yapıyor, ama 1968-69’a geldiğimiz zaman Mihri politik olarak sakıncalı görülüyordu, çünkü tutulamaz biçimde silahlı mücadeleyi savunuyordu. Ben şimdi yazılarıma bakıyorum: Dağa çıkartmayı düşünüyordu. Hapiste de yattığı için yiğit de bir arkadaşımız, büyüğümüzdü...
KVK: Yunan iç savaşında da yer almış...
YK: Onlar ayrı, onlar biraz abartmadır; gitmiştir gelmiştir, onlar da başka şeyler... Ama yiğit bir adamdır, ondan sonra, hapis yatmıştır, kahramandı hapishanede... Dolayısıyla, öyle bir adı vardı. Bu, büyük bir sakıncaydı. Çok fazla bölüyordu... Biz SD dediğimiz için işte binalar basılıyordu, fakat daha önemlisi, Coşkun Bey, Doğan Avcıoğlu, birazdan geleceğiz, daima TİP’ten çok daha fazla Sovyet dostluğunu savunuyordu. İktidarı düşünüyordu, yapacaklarında Sovyet dostuydu... Bunun anlamı, sürgündeki TKP’yle yakın olmaktır; bunun anlamı, sürgündeki TKP’nin karşıtlarıyla uzak olmaktır. Nitekim, 1970’li yıla geldiğimizde SBKP bir tek Türkiye’de Doğan Avcıoğlu’nu bilirdi. 15 tane milletvekili olan TİP’i yok sayardı. Bir, birkaç kişisi olan TKP’dir, bir de Doğan Avcıoğlu’dur. Dolayısıyla, Mihri Belli’nin bu söylediklerinin böyle bir anlamı vardır.
Şimdi gayrimüslimler açısından söyleyecek olursak, çok açık olarak, Doğan Avcıoğlu’yla beraber –şimdi de yazılıyor, ben çünkü her yerde söylüyorum, televizyonlarda da söylüyorum- ben, biz “orducu sosyalist”leriz. Bunun anlamı şudur: Türkiye ordusunu etkilemeden hedefe yaklaşamayız. O yüzden, şimdi, yeni mürteciler, zaman zaman, beni “Baasçı”, Doğan Avcıoğlu’yla beraber, olarak niteliyorlar; bu, doğrudur. Bu, doğrudur. Doğan Avcıoğlu, Yön’de, zannediyorum Devrim’de daha çok, açıkça Baas Partisi’ni... Baas Partisi, ciddi bir partidir ve örnek bir partidir, çünkü iki kurucusundan bir tanesi Hıristiyan’dır. Bu, çok açık olarak söylenirdi. Yani o zamanki Türkiye solunu anlamak bakımından bu çok öğreticidir. Onun bir Hıristiyan olması herhangi bir sakınca uyandırmazdı. Baas, Baas’tır; Hıristiyan da olabilir. Burada hiçbir sorun yoktur. Baas’tır ve çok ciddi bir partidir, açıkça tanıtılmıştır. Pek çok programı övülmüştür. Bunun anlamı nedir? Bir de, bu gayrimüslimler olmasa bile, benim görüşüm odur: 27 Mayıs’ın en önemli dönüşümlerinden bir tanesi, Türkiye’nin Araplara olan yüzünü çevirmiştir. 1960’lı yılların ilk yarısında bir Arapları küçümseme, ayırma vardır. İkinci yarısında ise, o çok hızlı yükselişle birlikte, Türk aydını, Türk solu, Türk öğrencisi, aşırı ölçüde pro-Arap olmuştur; pro-Arap, Arap yanlısı olmuştur. Bu da çok müthiştir... Filistin devrimcileriyle beraber olmuşlardır... Dolayısıyla, gayrimüslimler konusunda bir şey söyleyebilir miyim, söyleyemez miyim; yani Birinci ve İkinci TİP’te açık Yahudiler çoktular, aday olurlardı. Biz, İzmir’de, şu Sosyalist İktidar’da bile, Yahudiler bizimle beraberdiler. Şu anki TKP’nin Genel Sekreteri Kemal Okuyan’ın ablasının kocası, Yahudi’miz bizim; şimdi ayrılmışlar. Selim, Aaron, İshak, pek çok... İkinci TİP’te de Yahudiler bizimle beraberdiler. Ermeniler vardı, Elenlerin de olması lazım... Dolayısıyla, özellikle TİP, hem Kürtlerde hem de diğer kavimler konusunda çok açıktılar. Orada bir sorun yoktu. Zaten benim her zaman söylediğim, Birinci TİP çok önemliydi, çok çok parlaktı, İkinci TİP’te de çok ciddi bir Kürt çizgisi vardı; ona çok dikkat ederdik. Nasıl dikkat ederdik? Mutlaka, genel başkan Türk’ten olursa, genel sekreteri bir Kürt’ten çıkartırdık.