Konuyu Oyla:
  • Toplam: 0 Oy - Ortalama: 0
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
DARBEHAN GÖKTÜRK DEĞERLENDİRİYOR -3
29-05-11, Saat:15:01:01 PM, (Son Düzenleme: 29-05-11, Saat:15:05:30 PM, Düzenleyen: okuyucu55.)
#1
DARBEHAN GÖKTÜRK DEĞERLENDİRİYOR -3
Merkez Haber Ajansı muhabirinin Türkiye ve Dünya gündemi üzerine Prof. Dr. Darbehan Göktürk'ün değerlendirmelerini içeren 25 Mayıs 2011 tarihli telefon kaydı... Ses kaydı uzun olduğundan iki bölüm halinde verilmiştir... Ses kaydının tam metni aşağıdadır...


1. Kısım:

Linki görebilmek için giriş yapmanız ya da üye olmanız gerekir.


- Alo? Buyurun.


- Alo. Efendim, Merkez Haber Ajansı'ndan arıyorum. Tekrar bazı sorularım olacaktı.

- Siz düdük mü çalıyorsunuz ararken?



- Düdük?


- Alarm...



- Yok. Belki başka bir yerden...

- İki defa...



- ...

- Bak... bak yine!... O zaman telefonunuz ötüyor sizin!.. Ne zaman ararsanız aynı hikâye: Metalik ötme sesi... Neyse, buyurun.



-...

- Yalnız, Ay tam olana kadar ama. Ne kadar sığdırabilirsem. Buyurun dinliyorum.



- Bu, Milliyetçi Hareket Partisi'ne karşı yürütülen bir şantaj politikası var... Kasetler... Takip edebildiniz mi bilmiyorum...

- Yok görmedim, bilmiyorum... Zaten gerek de yok görmeme... Sizce kimler, niçin yapmış olabilir?



- ...

- MHP'nin iyiliğini isteyenler?... Öyle mi? Olabilir mi böyle bir şey?



- ...

- Şimdi... Peşin olarak söyliyeyim; ahlâka aykırı bir davranışı, siyasi, maddi, manevi herhangi bir nedenle menfaat temini için başka insanlara duyurmak, en az söz konusu o davranış kadar ahlâka aykırıdır... Eşleri var mı?



- ...

- O kaset saldırısına maruz kalanlar evli mi?



- Tabi!


- Evli... Bilmeye hakkı olan taraf, aldatılan eşlerdir. Düşünürsek, sadece onları alakadar eder. Topluma değil, sadece aldatılan eşlere duyurulmuş olsaydı bu "duyurma", kabul edilebilirdi. Kabul edilebilir bir davranış olurdu. Sadece ilgili yetişkinleri alakadar etmesi gereken bir aldatma, üçüncü şahısları, toplumu niye alakadar etsin ki? Yani toplum niye duymak zorunda kalsın?.. Şimdi... Eşten kastım, sadece resmi evlilik bağıyla bağlı olanlar değil ha! Arada resmi evlilik bağı olmasa bile, bağlı olunan birisi varsa, o "eş"tir. Yani, resmi olmayan bir ilişki bile, sürekli bağlanma sorumluluğu, dolayısıyla sadakat ister. İstemelidir. Yoksa, "hayat anlık tatların toplamıdır" diyen hissî sorumsuz, haz manyağı... mekanik haz manyağı. "Haz"zı böyle anlayan, hissî sorumsuz liberal çapulcuların propaganda ettiği türden, "herkes herkesin her an karısı; herkes herkesin her an kocası" cinsinden toplum manzarası ortaya çıkar ki, kadın-erkek cinsel aşkının böyle hissedilip savunulmasına bizim his gramerimizde yer yok! Müsait değil...

Yani üçüncü şahıslara duyurmanın alemi yoktu gerçekten... Ha! Diyebilirsiniz ki, "bunlar toplum önünde insanlar". "Herkes tarafından tanınan siyasetçiler". İşte, "topluma iyi örnek olmak zorundalar. Aksi hâlde makamlarını, görevlerini bırakmalılar"!.. Bir defa, tanınmış olalım, olmayalım, hepimiz çevremize iyi örnek olmak zorundayız. Hangi mesleğe mensup olursak olalım, herkes topluma iyi örnek olmak zorunda. Şimdi bir defa... ("Bir saniye" diyor ve çayını içiyor...)

Şimdi, bir defa, insan işini iyi yapıyorsa, işinin ehliyse, -kaset saldırısına maruz kalanlar öyle midir, bilemem- bulunduğu makamın gerektirdiği liyakate sahipse. Mesela... Lafın gelişi, milletin malını özelleştirme yağmasına karşı savunuyorsa, savunmuşsa... Toplumun menfaatlerini ön planda tutuyorsa; o insanın sadece kendisini ve eşini alakadar eden sadakatsizliği nedeniyle bulunduğu görevinden ayrılması doğru olmaz. Böyle yapılırsa... Onun, o durumunu, sureti haktan görünerek topluma duyuran tertipçiler amaçlarına ulaşmış olurlar. Toplum zarara uğrar.

Her şeyden önce, "işi ehline veriniz" diye bir ölçü var bizim inanışımızda, biliyorsunuz.



- Evet.

- Eşiyle onu alakadar eden günahlarına değil, "görev"e, "işe ehil mi, değil mi" ona bakacaksınız! Ölçü bu... Ha tabi! Bir tecavüz söz konusuysa, para/pul karşılığında yapılmışsa... mesela ne bileyim... Reşit olmayan birisi, bir küçük çocuk istismar edilmişse; toplum meydanına iki yetişkin arasında, gönül rızasıyla bir ilişki görüntüsünden taşan bir sapkınlıksa eğer. Böyle diyeyim... Ne kadar işin ehli olursa olsun, failin görevinde kalması, doğru olmaz. Kendi rızasıyla ayrılmıyorsa, toplum müdahale eder, o faili görevinden alır.

Mutlaka bilirsiniz... Peygamber Efendimizin başından geçen bir hadise geliyor aklıma şimdi. Akılda kaldığı kadarıyla, üç aşağı, beş yukarı şöyle:

Şimdi, yolda giderken, bir genç yaklaşıyor. İşte "bir halt ettik", "bi şey yaptık"... bunu söylüyor... Peygamber duymuyor; duyduğu halde duymamış gibi yapıyor, yürüyor. Adam ısrar ediyor; "şöyle bir iş yaptım, ilişki kurdum. Beni cezalandır!" Peygamber, sarhoş olup olmadığını soruyor. Hayır, değil... İlla ki ısrar ediyor; "cezalandır". Peygamber, etrafında biriken kalabalığa, bunun kafasından bir zoru olup olmadığını filan soruyor. "Yok, gayet aklım başımda" diye atılıyor adam. "Peki, gören oldu mu, zina işlerken? Şahitlerin var mı?"... İşte sonunda da -uzatmıyım- Peygamberi ikna ediyor ve cezalandırılıyor...

Dikkat edilecek nokta, dört duvar arasında... dört duvar arasından toplum meydanına sızmamış bir günahı, işittiği hâlde, işitmemiş gibi yapıyor. Yani... sadece... yani, "sadece seni, o kişiyi alakadar eden dört duvar arasındaki halinizi bir an evvel düzgün hale getireceğinize... düzelteceğinize, toplum meydanına davul/zurna ile ilan etmenin kime ne faydası var be adam; düş yakamdan" gibi bir tavır.

Şimdi bu söylediklerimi ve "iki kişi arasında gönül rızasına dayanan ilişki" dememe bakıp, "kaset saldırısına uğrayanları, eşleri affetsin", demiyorum. Bu onların bileceği bir iş. Fakat, akılları başlarında koskoca adamlar... sadakatsizlik edeni kapının önüne koyarlar! Kadın veya erkek, kapının önüne konulur... Neydi öbür soru?



- Bir de, Öcalan'ın sözlerini takip edip edemediğinizi soracaktım. Bu "kıyamet kopacak!", "iç savaş çıkar!" gibi tehditlerde bulundu.


- Öyle mi?



- Evet, BDP'li bir çok milletvekili de zaten, onun devamı halinde höykürmeye devam ettiler. Evet.

- Bir saniye... Şimdi... "Türkiye'de iç savaş olmadığını söylemek" doğru değil. "iç savaş", yüzyılın başındaki istila teşebbüsünden bu yana toplumun içinde hep mevcut oldu, hiç kesilmedi... Tabi topyekun iç savaş şartlarına varmadı ama, alçak yoğunlukta, örtülü, kontrollü bir iç savaş hali, toplumun bünyesine musallat ve onu güçten düşüren, bir sinsi ateş gibi diyeyim, hep var oldu, hiç kesilmedi... Zaten topyekun iç savaş gerçekleşmiş olsa, toplum tabii dengesini bulup, rahatlamış olacaktı. Şüphesiz topyekun iç savaş arzu edilebilir bir şey değil. "Arzu edilebilir bir şey değil" ama, topyekun iç savaş bir vakıa! Getirdiği yıkıma karşın, tarihsel bir vakıa. Nisbeten kalıcı dengeler... Tarihe bakacak olursak, nisbeten kalıcı dengeler, büyük iç savaşlardan sonra kuruluyor. Mesela, hemen aklıma geliveren 1860'lar Amerikası, işte 40'lar Yunanistanı... 1920'lerde Bolşevik Devriminden hemen sonra Çarlık Rusyası'nın hali... 36'lar/30'lar İspanyası örnek verilebilir. Hatta, her çeşit şiddete karşı olan, ama, batı sömürgeciliğine direnen liderlere/yönetimlere daha çok karşı olan her kesimden liberal çapulcuların "devrim" dedikleri şu karşı-devrimler var ya.



- Evet.

- Onlar da aslında... Evet, onlar da aslında bir çoğunda iç savaş yaşanarak gerçekleştirilmiş hareketlerdir. Yani bütün devrimler ve karşı-devrimler, aynı zamanda şu veya bu derecede bir iç savaş yaşarlar...

Şunu da araya sıkıştırayım bu arada: Yugoslavya örneğine... Meselâ Yugoslavya da böyle iç savaş sonunda parçalanmış bir (Anlaşılmıyor)... Yugoslavya örneğine hep menfi olarak işaret edilir. İşte, "yeter ki iç savaş çıkmasın, yoksa Yugoslavya gibi oluruz! Parçalanırız!" şeklinde, sadece menfi örnek olarak ortaya atmak; bu doğru değil! Millici Blok içinde güya hem İstiklal Savaşı... İstiklal Savaşı mirasını sahiplenen, hem de bir türlü "Ya İstiklal, Ya Ölüm!" diyemiyenler, Yugoslavya'yı, Irak'ı ve Libya'yı hep menfi örnekler olarak kullanıyorlar. Dikkat etmişsinizdir. Bu iyi bir şey değil, sadece menfi olarak kullanmak iyi bir şey değil!

Durmadan "provokasyona gelmeyelim!" derseniz... Evet, "provokasyona gelmeyelim!", gelmeyelim ama, durmadan "provokasyona gelmeyelim" diyecek olursanız, provokasyona gelmiş olursunuz. Zira, "Ya İstiklal, Ya Ölüm!" diyeceğiniz an, bu "provokasyona gelmemek" adına hiçbir zaman gelmeyecektir.

Yugoslavya, Irak, Libya, özellikle Irak ve Libya, müsbet örneklerdir de. Evet, bir yıkım var ama, sömürgecilikle savaşmanın mümkün olduğunu da gösteriyorlar.

Aslında Sırplar, "Haçlı" motifini kullanmamış olsalardı, NATO'ya "Müslümanların hamisi" rolü oynama fırsatını vermemiş olsalardı, Yugoslavya da öyle kolay kolay da bölünemezdi.

"Provokasyona gelmemek", "İç Savaş'a meydan vermemek" adına savaştan yan çiziliyor ama, adam senin ülkeni/vatanını ele geçiriyor, öyle seyredip kalıyorsun! Ama Libyalısı, Iraklısı, sömürgeciye karşı bir gün kesin zafer kazanacaklarsa, ki, mutlaka kazanacaklar, düşmanı vatanlarından kovacaklar; bu zaferi İç Savaş şantajına rağmen, yani iç savaş / miç savaş dinlemeden savaşmaları sayesinde kazanacaklar. Hiç lamı/cimi yok!

Evet! 30 yıllık bozgunculuk süreci sonunda, bugün, ülkemizde açık iç savaş şartlarına gelindi. Şartlar böyle... Tabi topyekun iç savaşın çıkıp çıkmaması, o aşamaya evrilip evrilmemesi, etnikçilerin tavrına bağlı:

1- Silahlarını teslim edip, bozgunculuktan vaz geçecekler!

2- Kendilerini Türk Milleti içinde görecekler!.. Nasıl?.. Balkan kökenliler, Kafkasya kökenliler, Karadenizlisi, Egelisi, Akdenizlisi, Trakyalısı nasıl kendilerini Türk Milli Birliği'nin bir ferdi olarak görüyorlarsa, bu büyük aile içinde (Anlaşılmıyor) oluyorlarsa, öyle. Ha! Görmüyorlarsa, tamam görmesinler! Fakat bunun mükafatı olarak şurda bir devletçik bahşedemeyiz!.. (Devamı İkinci kısımda)
2. Kısım:
Linki görebilmek için giriş yapmanız ya da üye olmanız gerekir.



...........Ha! Görmüyorlarsa, tamam görmesinler! Fakat bunun mükafatı olarak şurda bir devletçik bahşedemeyiz!


- Obama'nın son konuşmasını da soracaktım. Takip edebildiniz mi?

- Evet...



- İki üç gün önce bir konuşma yaptı. Libya Lideri Sayın Kaddafi'ye karşı işte "çekil!" çağrısında -tırnak içinde- bulundu.

- Sözün... Sorunun cevabını tamamlıyım... Bir kere "Türk" adı, bütün etnik kökenlerin üzerinde bir millet adıdır! "Türk" adıyla temsil olunan bir milleti meydana getiren unsurlardan sadece birini alıp, tek eksen üzerinde "Türk, Kürt kardeşliği" edebiyatı yapılamaz. Yapılırsa, "madem öyle, bölüşelim" denir sonunda. İlle de kimlik edebiyatı yapılıyorsa, yapılacaksa, öyle ifade edilecekse, "Türk" adı, tıpkı "Osmanlı" kimliği gibi bir üst kimliktir. Unsurlarından hiçbiriyle de siyaseten eşit sıfat değildir!

Ayrıca, Türk Milleti bu topraklara öyle, Batı merkezli tarih anlayışıyla kaleme alınmış hurafelerle dolu tarihi çalışmalarda iddia edildiği gibi hiç de 1071'de girmiş değildir bu topraklara. 1071, büyük bir dönüm noktası, tamam. Fakat, gerçek tarihçilerin arkeolojik bulgularla da ifade ettikleri üzere, Türk varlığı bu topraklarda 7000 yıldır mevcut bulunmakta. İşin bir de bu tarafı var, onu da gözden kaçırmamak lazım. Eğer tarihi şartlar, binlerce yıl... binlerce yıl boyunca kılıç ve kalemle, fikirle vatanlaştırıp Ev'i kıldığı bu topraklar üzerinde, tek millet olarak siyasi birliğini koruyabilmesi için, Topyekün bir savaşı... topyekün bir savaş imtihanından, böyle bir imtihandan geçmeyi icab ettirecekse, ettiriyorsa, Türk Milleti bu imtihandan hiç şüphe edilmesin; başarıyla çıkacaktır!.. Evet...



- Ee, diğer sorumu tekrarlıyayım isterseniz? Bu...


- Sonra bir defa,..



- Evet, buyurun


- Şunu da araya sıkıştırayım.



- Tabi.

- Siz sözünüzü unutmayın... AKP ile Bozgunculuk arasında, şöyle danışıklı dövüş, bir gürültü/patırtıdan sonra, Türk Milleti'nin adını ağzına alamayan AKP hükümetinin, Türk Milleti adına, etnik bozguncularla, açıkça, resmen masaya oturacağı bir plan içinde.. bir planlama da söz konusu olabilir. Böyle bir iş de planlıyor olabilirler. Hatta, BM üzerinden, Birleşmiş Milletler üzerinden, NATO'yu çağırıp; NATO'yu göreve çağırıp, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin NATO üyeliğinden yararlanarak, NATO yanlısı bir kesim eliyle, işte "kardeş kavgasını, iç savaşı önleme" adına bir "müdahale" de geliştirebilirler. Türk Milleti'ni, "Yahu, bu NATO müdahalesi mi, yoksa Mehmetçik'in kötü gidişe bir dur demesi mi? Hangisi?" diye bir algılama tereddüdü içine düşürerek, bölünmeyi bir oldu/bittiye getirmeyi de düşünüyor olabilirler, planlıyor olabilirler.

Unutmadan... İç savaş şartlarının oluştuğu bir toplumda, hemen bütün kurumlar ikiye bölünür. Bir husus da bu; bütün kurumlar ikiye bölünür. Taraflar arasında ikiye bölünür. Dolayısıyla etnikçilerin yaptığı –o bahsettiğin konuşmada sanıyorum- etnikçilerin yaptığı:

1- Milliyetçi Ulusalcı Blok; CHP-MHP

2- İslamcı Türkçü Blok; AKP

3- Demokratik Toplumcu Blok; yani bozgunculuk ve liberal çapulculuk (Anlaşılmıyor) ayrımı kategorik olarak yanlış.

CHP Yönetimi, bir ikisi hariç, milliyetçilik, ulusalcılıkla alakası yok. AKP'nin de... Türk Milleti'nin adını ağzına alamayan AKP'nin de Türkçülükle, İslamcılıkla bir alakası yok.

Ortada iki tane blok var; İç Savaş koşullarında; açık İç Savaş şartlarının mevcut olduğu koşullarda, artık bizim toplumumuz, biri Etnikçi Blok, diğeri Millici Blok olarak ikiye ayrılmış durumda.

Hemen hemen bütün kurumlar gibi partiler de, bilhassa -yeni partileri demiyorum. Bu, bu şartların ürünü olan yeni kurulmuş partileri söylemiyorum- eski mevcut partileri, sistem partileri de az veya çok bu iki bloktan birine meyilli, iki kesim arasında gerilir, gerilir ve bölünmeye yüz tutar... Ne diyorduk?



- ...

- Ha! Mademki görünüşte, güya hiç kimse İç Savaş istemiyor. Güya hemen her... güya hemen herkes, her çeşit şiddete karşı olmakta birbirine yarış halinde, o halde şu şiddet konusuna dönelim biraz... Olur mu?



- İyi olur, çok iyi olur.


- (Çayından içiyor)... "Hız", "aşırılık", "bir hareketin derecesi" gibi anlamlarını bir yana bırakıyoruz tabi. Her çeşit şiddete karşı olanların kastettiği, "zor kullanma" anlamında alıyoruz. Bu anlamda şiddete karşı olmak mümkün değildir!

"Zor, eski toplumun ebesidir!"

Tabir Engels'in. Devrim diye yutturulan karşı-devrimlerde, hiçbiri şiddete başvurmuyorlar mı? Silah kullanmıyorlar mı? Her çeşit şiddete karşı olanların desteklediği karşı-devrimlerde silah kullanılmıyor mu?

Zor... Bir kere zor, şiddet hayatın diyalektiğinde mevcut!

Tohumun çatlaması, suyun yüz derecede kaynaması, gürleyen gökün ardından buharın yağmur olup inmesi. Düşünün; hep şiddetle oluyor. Niteliğin niceliğe dönüştüğü an, şiddet ebemiz, ebeliğini yapıyor demektir! Onsuz olmaz! Yeni nitelik, çocuk doğmaz, doğamaz! Geriler! Hayat, onsuz mevcut olamazdı. Mesela... dişi ve erkek cinsinin birleşmesinin tamı tamamına gerçekleştiği zirve anında, bir anda olup bitenin bir şiddet olmadığını söyleyebilir misiniz? Var mı böyle şiddetsiz olabilen bir zirve anı? Yani, o zirve anında hiç şiddet olmasaydı, babamızdan annemizin rahmine su olup intikal edebilir miydik? Bu olabilir miydi? Asla intikal edemezdik. Yaşça hatırlamamız mümkün değil. Şahsen hatırlamıyorum. Hepimiz henüz babamızın... babamızdan bir hücre halinde, -böyle düşünelim- yani yarı varlığımızla aynı yoldan...tabi aynı yoldan değil, ayrı yollardan elbette ama, üç aşağı beş yukarı birbirine benzeyen... birbirine benzeyen ayrı yollardan, şiddetli bir ateş sağanağı altında; sonunda kazandığımız bir ölüm/kalım koşusunu tutturarak ulaştık biz o tek hedefe; annemizin rahmine...

Devamı da öyle...

Yumurta, onu dölleyecek olan o hücreyi yazı/tura ile seçmedi. "Demokratik tartışma süreci" sonunda uzlaşarak seçilseydi, bu usul, güya her çeşit şiddete karşı olanların isteğine pek uygun bir çözüm olurdu ama, kazın ayağı hiç de öyle değil.

"Siz hücreler, önce bir araya toplanıp bir tartışın bakalım. Sonra aranızdan oylayarak seçerim. En uzlaşmacı, barışsever olanınızı"

Annesinin yumurtasının böyle bir teklifte bulunmuş olabileceğini düşünen biri olabilir mi her çeşit şiddete karşı olanlar arasında?... Annesinin yumurtasının bu halini... Her çeşit şiddete karşı olan birisi, bu durumunu, annesinin yumurtasının, "muhtemelen demokratik bir seçim yapmış olmasıyla" açıklayabilir mi? Dünyaya gelişini böyle bir seçime borçlu olduğunu düşünen?... Mümkün değil! Annesinin yumurtasının böyle bir teklifte bulunmuş olabileceğini düşünen birisi olamaz herhalde...

Ne "demokratik çözüm"ü!

Salgıladığı çeşit çeşit maddelerle kimyasal saldırı düzenliyor; etraf tam bir cehenneme dönüyor! Bir can pazarı! Cehenneme dönüyor; erkek hücrelerine yönelik tam bir katliam hareketi!

Yani "niçin" diye bir düşünelim; niçin?! "Soykırımcı olduğu için" mi? Hayır! İstiyor ki;... İstiyor ki, en çok arzu eden, en çok gayret eden, en dayanıklı olan, en becerebilecek olan elde etsin. Yani, işin ehli olanı halletsin... Ne kadar "uzlaşma" kültürü yanlısı varsa... her çeşit... her çeşit şiddete karşı olanlar, sapır sapır dökülüyorlar. En inatçı, en ceberut, en baskıcı olan, hedefe en çok kafasını takmış olan, hedefe ulaşıyor, kapıya dayanıyor. "Girebilir miyim?" Öyle bir izin almak yok. Ulaşıyor ve giriyor içeriye. İşin içinde... yani işin içinde, öngörülmüş bir "zor" var! Yanlış anlama olmasın. İntikalin zamanlamasıyla ilgili, iki insan arasında şahsi anlaşmazlıklar zor kullanarak.. zor kullanarak çözülür demiyorum. Anlaşmazlıklar, şiddetin temel... şiddetin hayatın temel ilkesi olduğunu izahla sınırlı yaptığım benzetmenin maksadı dışındadır.

Cevabın sonunu, hayatın taa başlangıcına bakarak noktalıyım:

Kainatın yaratılışı, "Yaratma Fiili"nin gerçekleşmesi, Yaratıcı'nın kendinden dışa doğru, öteye, daha da öteye, ötelerin de ötesine, kendine yetmezcesine şiddetle taşması değil midir?

Maddenin öncesizliği... "maddenin öncesizliği" esas alınıyorsa eğer, kainatın belirmeye başladığı Big Bang / Büyük Patlama’nın şiddet içermeyen bir başlangıç olduğu hayal edilebilir mi?

Zamanında ve gerektiği ölçüde, şiddet işin ruhunda var!

Adeti böyle...

Evet... Obama'nın açıklaması mı?



- Evet. Obama'nın... Dikkatle dinliyordum, çok çarpıcı bir...


- Libya Liderine bir ültimatom mu vermiş? Öyle bişey mi? Ültimatom mu vermiş? Öyle mi?



- Son birkaç gün önce bir konuşması oldu Darbehan Bey. Libya Lideri'ne karşı işte, "çekil!" çağrısında bulundu.

- Evet... Şimdi... Bir parça baktım, duydum sanıyorum. Diğer ABD başkanlarına... diğer ABD başkanlarının Meşru Irak Yönetimine, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'e... yani onlardan bahsederken kullandıkları dile kıyasla, biraz daha kibar denilebilir... belki... Adab-ı muaşeret kurallarına biraz daha dikkat ediyor sanki. Kendisine ben de aynı nezaket kuralları çerçevesinde, bin yıllık barışın, hani o çok bekledikleri "bin yıllık barış"ın ön-şartlarını, bu sefer Suriye'yi de dahil ederek, bir defa daha hatırlatıyorum:

1- Başta yasadışı Irak, Libya ve Suriye saldırıları olmak üzere, benzeri bütün saldırıların kararlarını veren failler en ağır cezalara çarptırılmak üzere, adil bir yargılamadan geçirilecek!

2- Görev yapması, yasadışı saldırıyla 8 yıldır engellenen Irak'ın meşru yönetimi göreve dönecek! Irak'a, Libya'ya, Suriye'ye "savaş ve bozgunculuk çıkarma tazminatı" ödenecek!

3- Bu haksızlıkların ortadan kaldırılmasıyla beraber Birleşmiş Milletler... Birleşmiş Milletler, hiçbir sömürgeci saldırının paravanı olmayacak şekilde yeniden düzenlenecek!

Size Türkiye Cumhuriyeti tarihinden de bahsedecektim ama...

Dolunay!

Vakit geldi, gitmem lazım!..



- Alo?

- ...



- Alo? Orda mısınız?


- ...



- Darbehan Bey?

- ...



- Hay Allah!...



OrduMillet.com

Linki görebilmek için
giriş yapmanız ya da üye olmanız gerekir.-
Ara
Cevapla


Hızlı Menü:


Şu anda bu konuyu okuyanlar:
1 Ziyaretçi

Yukarı Git