Konuyu Oyla:
  • Toplam: 0 Oy - Ortalama: 0
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Karajan´dan yola koyulacak olursak
Yazar Konu
#1
Dalga geçen bir soru vardır (ben-biz idealistlerle/idealizm ile...): Dünyada niçin Beethoven yetişmez oldu?

Bu soruya seçme bir sövgüyle cevap vermek uygun düşer ( Bu gibi sorulardır sövmeyi kaçınılmazlaştıran).

Hayat sahasında dişiler ve onları ekip biçen bahçıvanların seralarında zürriyet imalatına alışık/normal olanlar bu gibi soruları sormada ne kadar da patavatsızdırlar...

Bu gibi soruları soranların geri zekâlı/zır cahil mi, yoksa şeytan mı olduklarını kolayca bilebilseydik, gerçek enazından bu kadar ağır olmazdı...

.........................................


“2. Dünya Savaşı”nın anlamı hâlâ ve halen anlaşılabilmiş değil.

Muazzam anlam şu: Savaşı “biz” kazanabilmiş olsaydık, bunun anlamı, alelade bir zafer değil, “Dünyayı Tanrı´nın elinden almak” kadar muazzam olacaktı...

Çünkü algoritma değişecekti.

Gerçeğin soruları ile muhatap olmak mecburiyeti ortadan kalkacak ve hiç kimse bu insanlık çilelerine -başka bir dalga geçme üzerinden- “hayat tecrübesi” diyemeyecekti.

“Değişim” denen şeyin ancak bizim elimizde “Devrim” olabileceği, onun haricinde kalan herşeyin dişiler, onların onları ekip biçen bahçıvanları ve bunları koordine eden bir avuç yahudinin palavrası olduğu isbatlanmış olacaktı.

Çok daha iyi anlayabilirim artık: Tanrı istemedi...

Halbuki “Devrim”i başarabilseydik, bu, gerçeğin aleminde “yokediş”e en yakın bir gerçekleşme olacaktı. Elbette “yokettik” diyemeyecektik. Çünkü yokedim tipik bir Tanrı işidir.

Fakat enazından insanın en yakın anlamlarına ulaşabilmiş olacaktık...

.........................


Sağda solda özellikle “Avusturyalı” denilen büyük müzik insanı Herbert Von Karajan´ın enaz muazzam müzik hasletleri kadar önemli bir vasfı, işte bu “tükeniş dönemi”ne şahitlik etmiş olmasıdır. Onun Beethoven ve Bruckner “yorumlatışları”ndaki eşsiz çabalayışlarını da bu düğümde aramak gerektiği kanaatindeyim.


Herşeyi mükemmelen yapmak mecburiyetindeydi.

Çünkü yapamadığı takdirde, bunun bir daha mümkün olamayacağını biliyordu.

(Karajan´ın, -yetişebildiği kadarıyla- teknolojinin bütün imkanlarını seferber ederek bıraktığı miras, işte böyledir).

“Mükemmellik için çırpınmak”a yapay ve hatta komik gözüyle bakanlar -acaba şimdilerde döllerinin marifetleri bakımından- nerelerdeler?

Karajan, savaş sonrasının populer ve büyük servet yapmış orkestra şefi olarak bilinir. Fakat onun asıl üstlendiği misyon tamamen buydu. Servet ancak bunun bir sonucu olmuş olmalı. (Kaldı ki, bücür bir kadın jokeylikten 80 milyon dolar servet yapabiliyorsa Karajan´ın serveti pekala “bileğinin hakkı” sayılabilir).

Karajan, bir “insan dönemi”nin bittiğini çok açık bir şekilde görmüş, bütün mesaiini buna göre kurmuştu. Ne yaparsa, onlar yüksek insan yaratımlarının son ışıltıları olarak yansıtılmış olacaktı. Bu bir "görev mirası" olacaktı.

Beethoven, Bruckner ve Brahms´a böyle sarılmış olmalı. Bunun başka bir izahı olamaz...

Fakat “miras” esasen çok daha yaygındır. Bu yüzden, “konser verip para kazanmak zorunda olan bir orkestra” rutinini her defasında aşabiliyordu.

Bugün, yahudi torpiliyle her tarafı ele geçirmiş tiplere bakıyorum: Zubin Mehda´dan Solti´ye, Perlman´dan Rattle´a... “Temelden bir müzik insanı olmayışım”a rağmen, bunlar ne kadar da “memur” kalıyorlar. Karajan´ın Berlin Flarmoni başındaki 35 yılı ardından Simon Rattle, nasıl da bir “pandomim palyaçosu” kalıyor...

(“Temelden müzik insanı olmayışım” gerçeğini en iyi yine Sn. Hocamız Prof. Yalçın Küçük, kitaplarından birinde bir yerde “Melomanlar nota öğrenmekten özellikle kaçarlar” diyerek harika izah etmiş. Aslında ben kaçmadım, fakat bundan 8-9 yıl kadar önce büromda MIDI klavye üzerinden bana 2 saat piyano dersi vermeye zorladığım adamcağız kaçmıştı. Hatta para bile almadı. Yüzeyde piyanoyu istediğimi, fakat içimden bir şeyin beni bundan alıkoyduğunu anlamış mıdır bilemiyorum).

Karajan´ın müzik için hissettiği tek şey olmalı: Bu mirasa sahip çıkmalı, onun yere düşürülmesine izin vermemeliydi. Madem ki, “yokediş” başarılamamıştı, hiç olmazsa bu kadarı başarılabilmeliydi...

Hayatın, millî ve bölünmez bütünlüğü bilmem ne yapılası yahudi çiftliklerinden bakıldığında o da elbette “elin oğlu” denen türdendi.

Fakat artık bunların ne anlamı olabilir ki?

Herbert Von Karajan, tükenişimizde son bir insanımız, son bir dostumuzdu...

..................................


“Sağ´cı/idealist” erkeğin yanında asla kadın olmaz. Varmış gibi görünenlerin hangi sebeplerle orada durdukları ise iyi bilinir. Ve onun adı asla “aşk” olmaz. Çünkü “kadın” cennette kalmıştır. Dünyaya atılanlar ise “dişiler”dir. Her bir dişi, hep aynı sol´un hep aynı Madam Bovary´sidir.

Bu, büyük ihtimal, Herbert Von Karajan için de böyleydi. 1945 öncesi dişileri, şimdilerin tabiriyle “mahalle baskısı” altındaydılar. Vücutlarının büyük bir kısmının kapalı, eteklerinin boylarının uzun veya enazından dizaltı olması da bu yüzdendi. Kimbilir hangi sopranolar, onunla yatmayı göze almış ise bile, bu büyük ihtimal bir “aşk tiyatrosu” idi.

Karajan´ın karısına baktığımda da yine aynı mahalle baskısı kokan o esaret/mutsuzluk alaşımını görürüm. Her an “gerçek aşkım” dediği bahçıvanının hayalini özlemleyip o tuhaf stress ve depresyonu yaşayan Bovary Kadın. Bahçıvanı bulamayacağını aklı iyice kestiğinde ise intiharı tercih edecektir. Tıpkı “The Hours” (Linki görebilmek için giriş yapmanız ya da üye olmanız gerekir. ) adlı filmdeki kadınlar gibi.

...Ve o kadın, bahçıvanının omzu üzerinden sana her bakışında, sana “büyük günah”ı hatırlatacak. Yutkunduğunda, gırtlağına tıkanmış meyvenin tadını değil, bunun acısını hissedeceksin... (MetinFE incilinden. Sayfası, no´su önemli değil).

Dişiler, asla sağ´cı olamazlar. Çünkü sağ´a aşık olamazlar...

Dişilerde aşksızlığın statu/servet ile nasıl ikame edildiği iyi bilinen bir hayat klasiği. Karajan ne de olsa -ister CIA, ister müzik sayesinde olsun- iyi servet yapabilmiş biriydi. Dişiler servet için tahammülde uzmandırlar. Sağ´cı erkek de bunu anlayamayacak kadar dallama olmadığına göre...

İlginç hususlardan biri, Karajan´ın kızının, onun (babasının) erkek fenotipine benziyor olmasından dolayı aşık olunamayacak kadar “çirkin” olması.

“Sağ´cı erkek” kadında sadece güzelliğe aşık olur. Fakat o aslında/realitede dişidir ve daima etini/budunu teslim edip “gerçek aşkım” diyeceği bahçıvanının peşindedir (diyar solunun, yarı yahudi/yarı neyse işte o, “uydurukça”da “nesnel idealizm” deyip, dandik felsefeye giriş kitaplarına iliştirdiği o şey, işte en çok burada iş görür). Bahçıvan/bahçıvanlar, onu geceler boyu ekip biçip yıllar içinde nihayette şaşmaz hatlarıyla bir “ana tanrıça” veya en hafifinden bol selülitli bir “süvari binbaşısı”na döndürdükçe ona/onlara bağlılığı da öylesine artacaktır ( Artık hiç kuşkum yok: Bu bir Tanrı oyunudur. Tanrı, oyunlarını ustaca yarattığı “dişi” üzerinden oynuyor... Kutluyorum seni Allah´ım sen gerçekten de büyük yaratıcısın!).

........................................

Karajan gibi bir sağ´cı, yüksek teknoloji ve onun avuntu veren oyuncaklarına bağlanırken sol´dan buna dair çatlak sesler yükselir: “Herhalde kuş ötmüyor” derler (Halbuki mesele, kuşun ötmüyor olması değil, dişi kuşun serenattan anlamıyor olmasıdır).

Ne kadar da klasik bir gerçek ve insanlık tecrübesidir: Dişiler ve onların komunal kazandan bahçıvanları asla müzik inşa edemezler...

Böylelikle “müzik”, topyekün bir sağ´cı/insan hasleti olarak insana kalır. Ne kadar güzel...

Müziği “kadın ideali/yoksunluğu” karşısına konumlayan da budur.

Acaba o meşhur soru onu neye nasıl motive ediyordu?: Ben onun “gerçek aşkları (!)” ardından kaçıncı erkeğim? Ben onun gözünde ne´yim? sorusu...

Karajan, tipik “sağcı erkek” olarak, avuntuları (onlara şimdilerde hobi diyorlar) çok olan biriydi.

Meselâ, havacılık...

Alman (üstelik de SS) Şef, tıpkı “mp3”ü görmeksizin vefat etmiş olmasında olduğu gibi, büyük ihtimal “glass cockpit” denen şeyi de görememişti. Business jeti ile muhtemelen Münih´ten kalkıyor, Manş üzerinde küçük turlar atıp tekrar Münih ya da Berlin´e geri dönüyordu. Fakat onun nisbeten yaşlanmış gözleriyle (“Güneşli Hitler günleri” hariç...) genelde o hiç de içaçıcı olmayan Almanya göğüne kokpitten bakışlarında bunları sık sık düşünmüş olduğuna adım gibi eminim: Karısına “kadınım” diyemeyeciğini, enaz Beethoven kadar yalnız olduğunu biliyor olmalıydı. Bu yüzden turnelerden kaçmıyordu. Avusturya ile Berlin arasında mekik dokuyor olmalıydı.

(Kim, bir sağ´cının/idealistin gökyüzünden habersiz olmasını bekleyebilir ki? [bütün bunları çoktan “unutmuş” modernite kazanı sürüleri hariç]. Karajan, business jet uçuş lisansı için gerekli yaş haddini aştığında “havacılık” defterini kapatmak yerine, ona birkaç yıl daha tanıyan helikopter´e geçmişti. Bu da yine takdir edilmesi gereken bir durum).

........................................

Neron ve aynı soydan birkaç Roma İmparatorunun hayatındaki çizgilerin konturlarında olmasa bile, anlamlarında yanlış aktarıldıklarını inanır oldum. “Tarih”in, olay ve ona dair çizgiler kadar, “yorum” işi olduğu nasıl da ortada:

Meselâ, Neron, erkek kölelerden birini hadım ettirmiş ve onu kendine kadın yapmıştı/yaptırmıştı. “Modern kazan”ın bunun içyüzünü yorumlamaktan kaçtığı kanaatindeyim (elbette kaçacak, başka şansı yok): Neron, Tanrı´nın kadını kendisinden uzak tutmasına cevap/tepki olarak, erkek köleyi kendine “kadın” yaptırmıştı. Caligula´nın kız kardeşi ile ensestinin ve sonrası zamanlarda onu öldürtmüş olmasının sebebi de bu olmalıdır. En iyi bilinen ve daha hafif kalan ise, hem Roma´da imparatorların, hem de Avrupa Ortaçağında derebeylerin yeni evlenen dişileri “gerçek aşık” damatlarından bir/tek, fakat “ilk” geceliğine alıp becermeleriydi (Onlar erkeğin Tanrı tarafından içine atıldığı “dünyevî aşk mahrumiyeti”nin intikamını müzik inşa ederek değil, işte böyle alıyorlardı. Etraflarında sürü teşkil eden kraliçe/cariye/odalık vb. sahtekar dişilerin ne kadar da anlamsız olduklarını elbette çok iyi biliyorlardı. Çünkü hiçbiri “aşk” değil, hepsi de birer “tahammül”dü...).

..........................................


Felsefî planda dişilerin sol´a ait olmaları, ideolojik planda, sol´un yahudiye daimi “hazır asker” olmasına tekabül eder. Ben/Biz buna “yahudi uşaklığı” deriz...

Bugün bile, adına “Avrupa sosyal demokratlığı” denen sürünün Almanya´da bir türlü (veya olması gereken düzeyde) kurumlaşamayan “sağ” karşısında her an hazır sokak bariyeri olmaları nasıl affedilebilir ki?

Fakat alan işte şu 3. Dünya çöplüğü olduğunda sol´un durumu ne kadar da farklılaşmıştır...

Sol´un, şu halde ve bilhassa, “yahudinin bu gibi hergüne/çok kullanımlık 3. Dünya çiftlikleri”ndeki hali, “paganizmin kazanına estetik avı” adlı yazımda

( Linki görebilmek için giriş yapmanız ya da üye olmanız gerekir.; amp; amp; amp; amp; amp; amp; amp; amp;PN=1 )

bahsettiğim, dişinin “gerçek aşkları (!)” tarafından -bilhassa 40 yaşına kadar- mahvedilmiş ve de o haliyle Leonardo Da Vinci tarafından çizimlenmiş vajinasından pek de farklı değil ( Şimdi bu “yahudi tarafından kullanılmış sol”un durumu, vajinası madam Bovary aşklarıyla o hale getirilmiş bir dişinin 40´ından sonra kapak atacak emekli memur arayışındaki haline tekabül ediyor ). Çok geç bir uyanış. Fakat buna uyanış bile denemez. Sadece tipik bir “...ıç kurtarma arayışı”.

Acaba “günah çıkartmak” denebilir mi? İşin ucu öyle bir vajinayı kabullenmeye dayanacağından o günah oradan kolay kolay çıkmaz.

Bu sol, yahudi tarafından kullanılması ardından uyanışını dahi, esasen, öyle sosyal/mosyal işlere değil, yine ve doğrudan alabildiğine insan/şahıs tecrübelerine borçlu. Bir dişinin, 40´ına kadar -seks komününün farklı farklı “gerçek aşık” bahçıvanlarınca- her Allah´ın günü becerilip 40´nda ıskartaya çıkartılarak dıpdızlak ortada bırakılması durumu neyse, işte şu “3. Dünya sol´u”nun “yahudi tarafından” tam da uygun bir kartlaşma/ıskarta anında "kulübeye" çekilme tecrübeleri de odur: Anlıyorum ki, 12 Eylül cuntasının yahudileri, onların gerçek aşklarıydı...

Ben bu denkleme ulaşmada hiç de zorlanmadım. Sadece, saygıdeğer hocamız Sn. Prof. Yalçın Küçük´ün sinsi puzzle´de boş bekleyen yerlere dair beni malumatlandırması eşsizdi. Her zaman ve her fırsatta dediğim gibi, kendisine sonsuz müteşekkirim. Hocamızın sunduğu o parçalar olmasaydı, o hep aynı “felsefî sis” altında ölüp gitmemiz kaçınılmazdı: “İdeolojik çözümlemedeki eksiklikler” aşılamadığı müddetçe, felsefe, bu yerel 3. Dünya çöplüklerinde ne kadar da komik kalıyor...

......................................

Bunların bilindiği bir müzik erkekleri kollektivitesine “filarmoni”, bu filarmoninin icracı kurgusuna ise “orkestra” denir.

Orkestra, anarşizmin ta kendisidir. Orkestradan daha organize bir anarşizm olabilir mi hiç?

Çünkü orkestra –gerçeğe karşı/gerçekte hiç olmayan- mükemmelin hayallerini icra eder.

Hele bir de flarmonide “büyük besteci” demeyi hakeden biri varsa. İşte en büyük “parti” budur (elbette “siyasi parti” gibi birşeyden bahsediyorum).

Nasıl da tipik bir durum: Hakiki bir orkestrada elbette kadın (dişi) olmayacaktır. Çünkü orkestranın şefi de, icra sanatçıları da (ve hatta bütün filarmoni) pekala bilirler ki, dişi/dişiler hiçbir zaman onların yanında olmamışlardır/olamazlar.

Bugün mü?

Saygın (!) orkestralardaki kadınlar mı?...

Onlar sadece, “gerçek aşkları” olan bahçıvanları karşısında “parasız” olmamak için o “memurluğa” katlanıyorlar. Belki de herşeylerini verdikleri bahçıvanlarına -hâlâ/üstüne üstlük- yük oldukları içgüdüsüyle kıvranıyorlardır. Bu durumun yanında “seansı 100$” diyen bir eskort ne kadar da mantıklı/dürüst kalıyor.

Belki de biz kadınlarımızı “bahçıvanlarla beleşe yattıkları halde üstüne üstlük kendilerini onlara borçlu hisseden dişiler” arasından seçmeye kalkmak gibisinden olmayacak dua aminleri yerine, 100$´lık seanslarla yetinmeyi tercih etmeliydik... “Tapulu mal” ve “bağlılık” denen şeylerin yerini tutmayacağı kesin. Fakat günün biri geldiğinde o kadın “başka bir bahçıvan” dürtüleriyle kıvranmaya başladığında o şey gibi (!) ortada kalmak meselesi de var. Her zamanki klasikler. Meselâ, memur bir öğretmenin sınıfa anlamsız seslenişi: Aranızda Madam Bovary´i okumuş olanlar var mı?...

Kadının, insan kültürünün, insanın/erkeğin iki elinin on parmağıyla ve nasıl da adî bir gerçeklik tablosuna karşı bina etmeyi başardığı kurgulara “memur” olarak tepeden oturtulmasına sadece kin ve nefret duyabilirim. Kadın “müzik”e ne vermiştir ki/ne verebilirdi ki “zarif kemancı/flütçü/arpçı” orkestra mankeni olarak piyasaya sürülmektedir?

....................................

Geçen gün hiç olmadık şekilde bir konu dikkatime takıldı: Bütün batı müzik aleminde aşk/eşk o kadar konu olmuşken, “anne-çocuk” bağı/sevgisi hakkında ya ortada hiçbirşey yoktu, ya da varsa bile ben bilmiyordum.

Koskoca hristiyan ve bilhassa katolik kültürü temelden anne/çocuk kutsiyeti üzerine bina olmuşken bu ana insanlık tema´sına dair birşeylerin olmaması bilincime çakıldı.

Üç-dört bölümlük bir eser düşündüm:

-Doğum ve annenin içleri gülen gözlerle bebeğini kucağına aldığı ilk saatler, günler...

-Okula hazırlanış, anne elinde büyüyen çocukluk masumiyeti,

-İlk ergenlik yılları ve aşk.

-Ölüm...


Modern engizisyon -adım gibi eminim- şu dört bölüme baktığında sondan önceki bir yerlerde “eksik bölüm/bölümler” olduğunu sanacaktır. Fakat hiç öyle değil. Burada armut meyvesinin ağaç olup armut üretmesi gibi bir döngüden bahsetmiyorum. Başka birşeyden bahsediyorum...


Bu eseri kim bina edecekti? Elbette “müzik inşa edebilen” bir erkek...

Bu iş Tchaikovsky´e düşerdi. Fakat o da olmadığına göre...

Soruya geri dönüyorum: Koskoca batı müziğinde böyle bir eser niçin yok?

Çünkü, insan zekâsı, kadın/anne metamorfozunu asla kaldıramaz. Arada bir kopukluk olduğunun daima farkındadır.

Batı müziği ya aşk tarafından, ya da aşkı bastırabilmek için objektifleşme kaçışları (meselâ kral bilmem kimin hayatı, ya da mitolojik döktürmeler) tarafından şekillendirilmiş gibi görünüyor.

Bütününden "yoksunluk" üzerine kurulu bir inşanın/kültürün, nihayet gib bir yerde "neşeye övgü" haline getirilmesi ise nasıl düşünülmeli?

..................................


“Enformasyon açlıklarım” hakkında, “Leonardo Da Vinci” bahsinde yazdıklarım aynen burada da (Herbert Von Karajan konusunda da) geçerli...

Yahudinin şu 3. Dünya çiftliğindeki maraba köylü sürüsünün çocuklarından biri olarak, 1975 gibi bir zamanda, Berlin Flarmoni´nin Karajan tarafından titizlikle kayda alınmış hangi konserinden haberim olabilirdi ki?

Hangi anne(m), bana (bir ilk okul çocuğuna) “..... bak, buna müzik denir” diyebilirdi?

1979´da DVD´ye daha on yıllar vardı.

Karajan enazından optik kayıt fenomenine yetişmişti. Laser diskleri ve ardından AudioCd´leri görmüştü. Fakat bunlar işin lafazanlık yanları. Bugün Berlin Flarmoni Orkestrası internetten bilet satıyor ve insanlara hiç olmadık şekilde “internet live concert” önerisinde bulunabiliyor. Bunun altında ne aramak lazım? Berlin yahudileri avantalı yerlerinde canlı seyretsinler, dünya marabaları ise Japon teknolojisi ile LCD´ den... Öyle mi? Kaldı ki, ön koltuktan, yani, neredeyse kemanların veya çellloların yanıbaşında oturup dinlemek varken, internet live LCD´den konserin enaz yarısı boyunca pandomimci/palyaço şefinizin kılıktan kılığa giren suratını mı seyredeyim?

Halbuki Herbert von Karajan müziği elleriyle anlatan/misyonu üstlenip hakkını veren adamdı...

Kıytırık bir 3.dünya çiftliğinde 1985 için şöyle bir senaryo düşünebilir miyim?: Ay şekerim, bizim Ahmet, geçenlerde Stuttgart´a gitmişti (Porsche´sinin servis zamanı gelmiş de). Hazır gitmişken birkaç Berlin Flarmoni VHS´i de alıver demiştim. Beni kıramayacağı için almış ayol...

Bu tuhaf yerli dizi senaryosunu kim yutar?

Şu an -kuyruğu dik tutma derdindeki İstanbul burjuvası havaları içinden- Berlin Flarmoni/Karajan DVD´lerinden bahsetmeye kalkmanın hiçbir anlamı yok. Çünkü gerçekten komik kalır.

İşin aslı şuydu: Hikmet Şimşek adında biri, baştan itibaren yahudi çiftliği durumundaki devlet TV´de Pazar günleri klasik müzik programı yapıyordu. Ben de öyle küçük bir çocuk olarak değil, ilk gençliğindeki/kazık kadar biri olarak Karajan´ı -ancak- oradan tanıyabildim (Tıpkı bir çocuğun sünnet işinin 16-17´ine sarkıtılması gibi birşey).

80´lerde “Büyük Anadolu Köyü”nde hangi orijinal VHS veya Laser Disk? Esirdik biz esir...

Ve halen de öyleyiz. Şimdilerde her bir 20Gb´lık HD torrent saatlerinin ardında da aynı esaret var.

Karajan konserlerinin uyduruk bir TV ekranından gelen görüntüleri, demirparmaklıklı küçük hücremize gelebilen ışıltılar gibiydi... “Mükemmel”in varlığına açık delillerdi onlar.

Mesele, gerçek/ideal çatışması gibi gösterilmek isteniyordu. Çünkü bu gibi yahudi çiftliklerinde o Allah´ın belası gerçeğin pekala “aşılabileceği”nin anlaşılması asla istenmiyordu.

Esaretin asıl sebebi daima bu olmuştur.

“İdealizm Düşmanlıkları”nın sebebi budur. Gerçeği dayamalarının sebebi “felsefe/bilim” filan değildir, işte budur...

Çünkü “savaş” bir kez olsun kazanılabilse, gerçek, bu ...ğılık yaratıklar ve onları güden yahudinin tahayyül dahi edemeyeceği kadar ve pekala aşılabilir...
Ara
Cevapla
#2
Not: Forumun hem köken, hem de katılanlar/okuyucu bakımından "sol" ağırlıklı olduğunu elbette bilmekteyim. Bu bakımdan, ideolojik veya felsefi bakımdan "sol"a, global veya yerel düzeyde yaptığım tenkidler için özür diliyorum. Fakat "fikirler/kanaatler" bırakınız savcı/mahkeme, forum dostluklarını dahi aşarlar. Aşması gerektiğini takdir edeceğinize de inanıyorum.

Kaldı ki, naçizane 20 yılı aşan fikir ve yazı yaşantılarımda, tamamen kendime has bir üslup geliştirip uç noktalarda ifade etmeye çabaladığım bütün döküm, "içimin yanması" tarzında insanlık ateşlerine yaslanmakta. Bu bakımdan müsterih olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim...
Ara
Cevapla
#3
“Orgçu”...

Kilisenin orgçusu. Yani, bir memur...

“Sınırlanış/esaret” memuriyet altında ya görmezden gelinir, ya da Anton Bruckner´de olduğu gibi, olmadık bir tekamülden geçer. Tabi, ortada bir kilise orgçusunu bastırıp/ezip mezara öyle göndermek yerine, onu alıp “müzik profesörü” yapabilen bir medeniyet mekanizması var ise.

Viyana, 19. Yy. sonlarında yahudinin eline düşmüş durumdaydı. Fakat ne Viyana, ne de Avrupa´nın geri kalanı, -Yahudinin elinde- asla Anadolu gibi bir “buğday çiftliği” olarak “sınırlandırılıp “kullanılır olarak bırakılamazdı. Konunun içyüzü burada: Anadolu çocuğu “türkücü” olarak mezarı boylamaya zorlanırken, Avrupa´nın çocukları için “bir şans” daima olmuş olmalı ( Tabi o kadar kolay da değildi ki, en tipik misal olarak “Adolf Hitler” ortada duruyor).

Şans ve şanssızlık çatışır. Hangisinden, daha güçlü bir patlama doğar? diye düşünülürse cevap “elbette ikincisinden“ olabilir. Fakat o takdirde bile “buğday çiftliğinde” patlama hiç olamamıştır. Şu halde çiftlik, çok büyük kuvvetlerin yüzyıllardır bastırıldığı ve “büyük patlama”nın gerçekleşmesi durumunda “haz dolu yokedimler”in gerçekleşeceği bir geleceği anlatır.

19.yy. Viyanası katedral orgçusu Bruckner´i Viyana taşrasından aldı, müziğin üst mertebelerine taşıdı. Bu, belki de çok kolay (kolaycı) bir kanaat oluyor. Çünkü bildiğimiz hayat, -yahudi olmayan birini- alıp işkembeden bir yere taşımaz. Bruckner için de o kadar kolay olmamış olmalı. İmparator´dan destek aldığından bahsediliyor. Soru şu: Çiftliğin ağalarına mı, imparatora mı ulaşmak daha kolaydır? Kolay olan bir şey düşünülecekse bu ancak bu sorunun cevabında bulunabilir: Anadolu yahudi çiftliğinin ağalarına ulaşmadaki zorluğun elbette özel bir anlamı var ki, zavallı köylü sürüsü bunu hâlâ anlayabilmiş değil. Anadolu hapishanesinde “büyük müzik insanları” yerine bir takım çapulcuların/pixlerin vitrine çıkması (çıkartılması) elbette tesadüf değil...

............................

Anton Bruckner, başlangıçta ezik/silik bir memurdu.

Fakat orgçuluk memurluğunun ona sunduğu bir avantajı anlıyorum: Muhteşem St. Florian katedralini doluşturan komunite ile Tanrı arasında bir yerde konumlu bulunuyordu.

“Aşkın anatomisi” diye birşey...

Yani, yoksunlukların nefreti.

Bir idealist, asla İnsan ruhunun güvenilir olduğunu iddia etmez. Meselâ, ruhun gerçek halleri, aynı ruhun mekanizmalarında zaman içinde ters yüz edilir. Böylelikle, küçük hayranlık kırıntılarına eşlik eden büyük nefret ve bezginlikler -saçma bir dönüşüm ardından- “büyük hayranlıklar” haline getirilir. Sonuçta buna “aşk” denir. Bu gezegende böyle bir tezgâh içinde kök söken zavallılar bu işin içyüzünü tartıp buna göre bir sonuç ortaya çıkartacakları yerde kolaydan bir beyinsiz konversiyonuyla buna “Tanrı aşkı” demeyi tercih ederler... ( İşte "easy lover" diye ben buna derim, çelimsiz bir dişiye kendini kolayca kaptıran zavallı idealiste değil... ).

Yani bir yanda “Büyük Günah”, diğer yanda “aşk”... (yahudi için “Tanrı aşkı/tasavvuf” elbette biçilmez kaftan. Çünkü torpilli olunan Tanrı´ya aşık olmak elbette zor olmamalı. Yahudi, tasavvufu çiftliğin sefil köylü sürüleri önüne yığarken elbette son derece rahattır. Sadece bir kaç on yıl öncesinde “ateist” takılan çiftlik İstanbul´u yahudilerinin şimdilerde geceleri uzun entarilerle o İstanbul´un semtlerinde sağda solda toplanıp ayin yapan birilerine dönüşmeleri. Bunlara elbette şaşırılmaz).

Bruckner´de Tanrı Aşkı ardında org memuriyeti/St. Florian günlerinden gelme ve de ince kenarlı mercekten geçirilip tersine döndürülmüş bir şeyler hissediyorum...

Bruckner´in gençlik yıllarının geçtiği St. Florian Katedrali -muhtemelen- gerçekte -ona- bir “hapishane” idi. Burada tükendiğini hissediyordu. Fakat Viyana´ya gitmek de "çözüm" değildi.

Zaman geçiyordu...

Viyana´ya öylesine çatışmalı halde gitmiş olmalı. Senfonileri için uygun bir başka hayat sahası...

Bruckner´i ilk defa ve o da yine Herbert Von Karajan yorumundan ancak 2007 yazında, bir fransız müzik televizyonundan seyretme/dinleme imkanım olmuştu ( Kuşkusuz, az şey görmüş/az şey bilen birileri o az şeyler üzerinden çok bilmişliğe çok uygundurlar. Buna cahilin cesareti deniyor).

“Daha iyisi olamaz” demiyorum.

“Karajan aşılamaz” da demiyorum.

Fakat çıta seviyesi ortada: Herbert Von Karajan´ın 1979 yılında St. Florian katedralindeki Anton Bruckner 8. senfoni konseri -bir müzik amatörü olarak söylüyorum- o derece yüksek bir seviye sunuyor:

11562761.jpg

Linki görebilmek için giriş yapmanız ya da üye olmanız gerekir.

Bu görüntüleri -ilk- seyrettiğimde- “işte müzik böyle görüntülenir” dedim. Müziğin katedralin adeta baştan müzik için bina edilmiş mimarisi ile bütünlüğü inanılmazdı. Kameralarda barok bazilikanın sütunlarının fondaki harika konumlandırılışları eşssizdi. Her bir kamera için çok çaba verildiği çok açıktı.

(Ben bunları/böyle döktürdüğümde, çiftliğin marabalarına kalfalık eden geri zekâlıların, İstanbul´daki yalı/holding yahudilerince yüzyıllardır eşşek gibi/öküz gibi nasılda güdüldüklerini görmezden gelip, “batı karşısında aşağılık kompleksi” gibi şeyleri dillendirmeye kalkmalarına artık ne diyebilirim ki? Sn. Prof. Yalçın Küçük Hocamızın kulakları yine çınlasın, yahudinin elinde böylesine traşlanmış bir köylü salağının böylesine judaize olmuş bir din tezgâhı içinden “hoca” sıfatıyla karşıma çıkıp, o cehalet/geri zekâlılık alaşımı içinden bana ahkâm kesmeye kalkmasını hiç yutar mıyım?)

Karajan´ı aşabilmek için Karajan´ın ortaya koyduklarının içyüzünü tartabilmek, bunun için ise, onları kavrayabilmek gerekiyor.

Karajan´ın ortaya serdiği miras, Bruckner´in senfonileri ile daha da anlamlı hale gelir. Meselâ, Beethoven senfonilerinde anlam –klasisist olsa dahi- daha yerel, yani, varoluş´a daha gömülü gibidir.

Olması gereken ne?: Elbette, tarih/tarih hissiyatı... (Fakat bu şeyin “tarihçi“ ahkâmlarından ne kadar da farklı olduğu ne kadar da ortada).

Tarih. Fakat “olmuş olması gereken tarih”.

Tıpkı, İspanyol´un dalgaya aldığı aldığı dostumuz “El ingenioso hidalgo Don Quijote de La Mancha” (kısaca, Donkişot), un “tarih hissiyatı” gibi...

O kadar olmasa da, Bruckner´in bir “idealist tarih özlemi”ni anlattığını biraz olsun insanlaşabilmiş herkes anlayabilir.

8. senfoni, o tamamen kendine has Bruckner orkestra kurgularında, St. Florian katedralinde Karajan´ın ellerinden dile gelirken, “idealist özlemler” ortaya serilir.

Bruckner, Karajan ile daha da anlamlı olmuştur. Çünkü, “Bruckner´in herşeyin farkında olduğu” Karajan tarafından anlatılmış olmaktadır.

Anton Bruckner, 19.yy. sonu, 20.yy. başı itibarıyla “herşeyin farkında olan” biriydi...

Dünya hayatının içyüzünü, hem mazi hem de gelecek bakımından tartmayı, memurluktan müzik profesörlüğüne çıkabilme başarısı gösterebilmiş bir insan olarak gerçekleştirmişti (onun alçak gönüllülüğü, "kendine güvensizlik" olarak propaganda ediliyor...)

Gözünde yücelen “ortaçağ katolik ihtişamı”, karmaşık ve geniş bir orkestralama içinden dile geliyor.

“Olmuş/yaşanmış” veya “olmamış/yaşanmamış” olması önemli değildir.

Önemli olan, özlemler içinden anlatılabilmiş/ifade edilebilmiş olmasıdır.

Şovalyelerin yüzyılları. İhtişamlı Gotik katedralleri. Herşeyin “iyilik/doğruluk” için yaşandığı zamanlar. Ne kadar da teskin/telkin edici görünüyor. Hiç olmamış olsalar bile...

Karajan´a bir kez daha geliyorum. Çünkü onun için de önemli olan budur.

.................................


Geleceğin karanlıkları ne derece iyi sezilebilirse/öngörülebilir ise, mazi de, o derece özlemle yücelecektir (ömrü boyu hiç klasik müzik dinlememiş, fakat biraz olsun akıl/izan sahibi bir insanoğlu, Karajan´ın yorumlattırdığı Bruckner 8. Senfoniyi dinlediğinde bunu açıkça teşhis edebilir).

Bunlara karşın, şöyle bir ”yahudi 3. Dünya çiftliği”nde birilerinin “3. Dünya/sonradan görme modernizmi ” içinden bir Pazar sabahı gezilerini tasavvur edin. Çıldırtıcı aile arabalarının ön koltuğuna (direksiyondaki kocasının yanında) oturmuş ve de arkaya zoraki oturttukları akrabalarına kahkahalarla karışık birşeyler anlatan, muhtemelen 40´lı yaşlarında (ıskartaya çıkmış) beyinsiz bir kadın. Birazdan yeşil yanacak ve araba iki yönden birine dönerek ana yola hızlanacak. Onlar yollarına devam edecekler... Çünkü onlara sunulan/tahsis edilen bir dünya bu...

Ve bir de yüzyıllar öncesinde, buralarda bataklıkların aralarında dolaşan toprak patikalardan başka birşeylerin olmadığı günler. Bizansın bu küçük bataklık ortası garnizonu (bu eski -bir- şehir) kripto yahudi padişahlar/prensler komutasındaki göçebe salaklar tarafından terkedilmeye zorlandığı zamanlardan bugüne kimbilir ne kadar zaman geçti...

Şimdi haçlı seferlerinin anlamı çok daha açık...

Bu çiftliğin yan sanayi kâhyaları ve onları yalılarından güdümleyen yahudi holding ağalarının bu cumhuriyetlerine (!) baktığımda çok net olarak söylebiliyorum: Haçlılar kesin olarak kazanmalıydı... (tabi onlarda da ufaktan ve derinlerden “yahudi güdümü” yok idiyse...).

Çünkü Anadolu´nun böylesine adî ve insan düşmanı/insan baskılayan Allah´ın belâsı bir hapishane olacağı yüzyılların gelememesi için öyle olmalıydı. Fakat öyle olamadı ki, biz -hâlâ- böyle bir haldeyiz...

Burada/bu hapishanede, Karajan ve onun ellerinden dile gelen “yüksek müzik/insan müziği” elbette bambaşka bir anlama sahiptir...

Ara
Cevapla
#4
“Müzik ve felsefe” konusunda çok iyi bildiğim diyar klasiklerinden biri, “prolater felsefe-sel-lik seansları”ndaki “kınalı haticem ben seni yatırırım çam dibine” türküsü eşliğinde gayet “halkçı/sol” terennümlerdir.

Bunun sosyo/materyalist tezgâhta imbiklenip metamorfe edilmiş hali ise, meselâ, “Metallica“ olabilir... Al birini vur öbürüne.

Savunma ise daha da berbattır: Biz burjuva değiliz.

(Öyle ya, biz tabi ki, bu 3. Dünya çiftliğinin baş burjuvasıyız...)

Bunları ne yerler artık, ne de içerler.

Kaldı ki, bunlara bakan da, İstanbul bataklığındaki yahudi oligarşisinin vitrin tiplerinin sabah akşam Beethoven filan dinlediklerini sanır. Halbuki biz “borucu yahudi”nin orkestra kurdurtmuş olmasını da yemeyiz. Bunları bu forumda defalarca izah etmeye çabaladım.

Tabi, marabaların “yok onlar bizim özümüz değil/ bizim kültürümüz değil” gibisinden uyanıklıklarını zaten yemeyiz ( “Öz” dediklerinin “Migdal Oz” olduğu ortaya 2-80 serilmiş durumdayken neyin özü? Hatta, “öz-gür-lük”, “öz-güven” vb zırvaları da buralardan uydurmuş olduklarını artık o kadar çok kişi biliyor ki).

Fakat “savunma”nın çökmemesi için inatlaşıyorlar.

Çünkü savunma çökerse, statuko çökecektir...

Şu halde felsefî tesbit gayet açıktır: Hayat, tipik bir “inatlaşmalar” toplamıdır...

Tıpkı, “biz onları dinlemeyiz, onlar burjuva işidir, onlar bizim öz(!)´ümüzden değildir” gibi zırvalara sığınılmaya çalışılmasında olduğu gibi. İnatlaşmalar toplamı...

Uyduruk şehirlere yığılan beton yığınları, bunların yatak odalarındaki mutluluk dolu faaliyetler, üretim olmasına gerek olmadan türetilebilen maaşlar ve bunları banka otomatlarından bir an önce çekebilmek için kuyruk olan bankamatik fareleri. Azı çoğu farketmiyor, hepsi de ama hepsi de inatlaşma...

Kim ve niçin finanse ediyor bu tezgâhı? ("Müziksizlik" insana bu soruyu çok net sordurtur).

Yüzyıllar, bin yıllar inatlaşma...

Fakat aynı 3. Dünya kepazeliği içinden aynı sosyo/materyalist türküleri idame peşindeler: Yukarıda borusunun orkstrasında "ne yapacağını şaşırmışlıktan" soytarı şaklabanlıklarına tenezzül (çünkü muhtemelen normal konser biletleri o kadar etmiyor), aşağıda ise "kınalı kız"ın yıllar boyu -türküler eşliğinde- ana tanrıçaya dönüştürülmesi süreçleri...

Ne güzeldir felsefe bunların eşliğinde...

İnatlaşıyorlar. Onların sadece şu son 30 yıldaki inatlaşmaları ele alınsa bile, sonuçların hepsini aynı çöp torbasına genellemek pekala mümkün olur: Bu 3. Dünya çiftliğinde o güdük menfaatleri karşılığında insan´ı bir avuç İstanbul yahudisine kuzu kuzu / sürü sürü sattılar.

Konservatuvarları, yahudi veya en hafifinden, paşa torunu/albay yeğeni/rektör kızı yahudi torpil çocuklarına elden teslim ettiler. Çünkü banka otomatından çektikleri ve de yatak odacıklarındaki faaliyetlerini finanse etmede kullandıkları para karşılığında her şeye razıydılar.

Böyle bir tezgâh elbette ve asla affedilemez...

Biz/ben bu 3. Dünya çiftliğinde yahudiye/İstanbul´a böyle satıldık...

....................................

Kınalı Fadimem, biz ne kutluyduk agamın samanlığında: Gelsin felsefenin olum-sal gidiş-sel-likleri/geliş-sel-likleri... Sonuç: edilgen/bayılgan bir bilgi kuramı...

Uyanık! Sen 6bin sayfalık diyalektik külliyatı döktürsen bile işte bundan ibaretsin.

Sen, “müziksiz felsefe olamayacağını” anlayamayacak kadar sefil bir 3. Dünya faresisin...

Fakat hâlâ,

Beethoven mi? O bizden değil, elin gâvuru...

Yahudi İstanbul ağaları ile çapulcu köylü sürüleri, aynı uyduruk “Türklük” markası altında tezgâhı kurup, işi nasıl da götürmüşler ve hâlâ da götürüyorlar.

Bu, artık hiç kuşkum yok, “olabileceklerin en kötüsü”dür.

Yani, ne Newyork´ta, ne de Telaviv´de bu kadar “kötü” olabilir/olabilmiştir. Hatta, Viyana, Amsterdam veya Bruksel´de bile bu kadar kötü olmuş olacağını hiç sanmıyorum. İşte asıl “makus kader” de budur...

Bu sadece müziğe değil, insan sanatının hiç bir alan ve anlamına asla gözaçtırmayan bir büyük belâ alaşımıdır...

İnsan varlığı yanında Anadolu Coğrafyası´nı da bütününden yiyip tüketen ve ona hiç ama hiçbirşey vermeyen bir parazit kesesi...

Anadolu Coğrafyası bu yahudi marabası sürülerin horon/moronlarını hakedecek ne yapmıştı Allah´ım?

Anadolu Tabiatının baştan beri kendi halindeki harika ormanları, dereleri bu alan razı/veren razı tezgâhı tarafından böylesine tüketilip aşağılanmayı hakedecek ne yapmıştı? Sadece ben değil, Anadolu Ormanları da ufuklara çekilmek/kaçmak zorunda kaldılar. Oralarda bile rahat değiller. Tüketiliyorlar...

Fakat Anadolu´nun -bir- müziği hâlâ yok...

Bu korkunç yokluk, yahudinin İstanbul dükalığındaki vitrinleme show´ları, maraba köy/varoş/kenar mahalle dolusu komunist sünepelikler veya “ithal ikamesi” ile idame edilebilecek sanılıyor...

İdame peşindeler, çünkü “korkunç yokluğu” böyle örtbas edebileceklerini sanıyorlar.

Bu, büyük inatlaşmadır...

..................................

Düşünmedim sanılmasın: “Karajan”, türkçeye hebrewize edilmiş “Karacan” lafına çok benziyor.

Diyeceğim o ki, Karajan´da bile bir yerlerden CIA takviyeli İbraniyet varsa o takdirde nasıl düşüneceğim?

Elbette, “Leonardo Da Vinci” hakkında nasıl düşünüyorsam öyle düşüneceğim: “Yahudiliğini aşabilmiş biri” diyeceğim...

Ara
Cevapla
#5
“Müzik” İçin Ara Döküm:

“Matia Bazar” adlı İtalyan komunist müzik grubunun şu tipik çalışmalarını

(Linki görebilmek için giriş yapmanız ya da üye olmanız gerekir. )

dinlerken “ben/biz -bunlara karşıt olarak- klas müziğe nereden ve nasıl geldik?” sorusunu yeniden hatırladım.

Cevap için oldukça geniş bir insanlık tecrübemiz var.

Elbette, klas müzik, esasen bir facebook grubundan çok da bağlayıcı olmayabilir. Yani, isteyen istediği zaman ayrılabilir. Fakat ayrılındığında neler olacağının anlaşılması -genellikle- pek de uzun sürmez. Bu, bana, “Adana´da birilerine para vererek alıp evine (Şırnak´a) sevine sevine getirdiği kızın gerdek gecesi erkek çıkması olayını tecrübe etmek zorunda kalmış zavallı adam”ın hikayesini hatırlattı: ( Linki görebilmek için giriş yapmanız ya da üye olmanız gerekir. / ).

Böylesine gerçek bir alemde bu alemi yutturmak için düzülen vitrinler...

Bu durum karşısında şu saatten sonra kılıça sarılmak elbette çok çocukça görünür. Artık şövalyelik dönemleri de çok gerilerde kalmış ve “SS Harekatı” dahi “yetmemiş” olduğuna göre, çok daha sağlam bir savunma hattına ihtiyaç doğar (doğduğu anlaşılır).

“Sonsuz karanlık ve bu karanlıktaki karanlık gerçeklik karşısında küçük bir beyaz sığınak”: Önce beyaz yumurtaya çılgınca yönelen sperm, cenin olup doğmakla paçayı kurtarmış olmuyor. Aksine, herşey yeni başlamış oluyor (karanlığın ortasında güya beyaz sayfa...). Her tarafa yayılan “yaşamak güzeldir” propagandası elbette hakimdir.

(Şu halde “sol” ile kastettiğimiz şeyin, “insan´ı yıkmak yolunda varlığın bütün imkanlarının seferber edilmesi” gibisinden bir karanlık/kara delik konsantrasyonu olduğunu yeniden/bir kez daha hatırlatmış oluyorum. Yani, bu, “şeytana uyma yoksa yanarsın” vecizesini çok geride bırakıyor).

( Güya “sol entellüelllik” olarak karşımıza çıkan simalar ve onların dökümanter avukatlıkları, felsefî bakışımız/görüş kabiliyetimiz sayesinde net olarak görebildiğimiz “sol´un gerçeğe en yakın yüzeyleri” yanında/önünde ne kadar da naif kalıyor. Çünkü esasen o kara delik onları da kolayca yutabiliyor: Diyar ülkesinde başını Sn. Prof. Yalçın Küçük´ün çektiği bir “uyanış sol´u”nu ancak böyle telakki edebiliyorum. Kitapzade doktrinlerine angajmanlarını hâlâ devam ettirmeye gayret halindeler. Fakat ikilem öylesine güçlü ki, bu durum, onları büyük sarsıntılara iteliyor).

Sol, alelade gerçekliğini maskelemek yoluna gidebiliyor. O takdirde, mesela, şu 3. Dünya çiftliğindeki tuhaf kombinasyonlardan istifade ederek, klas müziğe el atabiliyor.

(Bunu Avrupa´ nın/Amerika´nın 1945 yahudisi de yapıyor. Fakat İstanbul merkezli Anadolu´da durum, karabasan karşımı bir tuhaflık halinde).

Daha önce de defalarca ifade etmeye gayret ettim. Çiftliğin siyasî kombinasyonu/kurgusu ortada: İstanbul merkezli kripto/dönme bir yahudi aristokrasisi, Anadolu´daki besleme bir prolater sürüsünü yönetiyor. Bu durum, diyardaki Müzik/Klas müzik bahçelerine doğrudan yön veriyor: Konservatuvarlar daima yahudilerin elinde olacaktır. Çünkü Anadolu´daki besleme prolater sürüsü “müziğe sahip çıkmak” idealizminin çağlar düzeyinde gerisindedir. Yahudi, kendisinin doğrudan güdümündeki Türk/İslam etiketli sosyaliteyi öylesine açık bir şekilde gütmekte ki, sürü, gerçeği görmeye yanaşamıyor.

Soysuzluk/çöküş ne kadar da açık: Yahudinin şehir maskesi takılmış uyduruk Anadolu ilçelerinde, içinde olmaya zorlanılan; dişileri, lise yıllarından itibaren bar komünlerinde seks ineklerine çevrilen bir hayat sürüsü, sistematik olarak içine itildiği “nihaî tablo”yu görmezden gelebilmek yolunda bütün toplumcu savunma mekanizmalarını devreye almada en küçük bir tereddüt duymazken, konu “yüksek müzik/insan müziği” olduğunda buna “gâvur işi” diyebilmekte. Böylelikle, meselâ, kızının/kızlarının, bol dövmeli bar pix´leri elinde birer ücretsiz fahişe olduğu gerçeğine gözlerini kapatabilmek için debelenen Hacı Hasan/Osman, yahudinin elinde -yüzyıllardır- kullanılan tarihî bir salak olmaktadır. Böyle bir salak (ve bilhassa onun ailesi) ile “Yüksek İnsan Kültürü”nün yan yana gelebilmesi elbette imkansız...

Böylelikle, Anadolu şöyle dursun, Avrupa´da dahi müziği bütününden ele geçirmiş olanlar (!) -fırsat bu fırsat- boş buldukları meydanda istedikleri gibi cirit atarlar.

Klas müzikte yahudi/sol ciritleme nasıl olur? Çok açık:

1- İlk on yıllarda eserlerin icraları komediye dönüştürülür (iradî veya gayrı iradî olarak).

2- Müziğin (şu halde klas müziğin) ruhunu teşkil eden güçlü senfonik kurguların -icra/yorumda- becerilmesi/benzetilmesi yetersiz kaldığında bu defa müzik içinde kimi “teselli” alanları suistimal edilmeye başlanır. Mesela, Scherzo´lar öne çıkartılmak istenir. Böylelikle, güya, müziğe kendilerinin deyimiyle “yaşam dolu” bir hava kazandırmış olacaklardır. Ve bu yaşam dolu müzikleri dinleyenlerde “büyük savaş/isyan ruhu” gidecek, onun yerine, malum sosyo/dişil sünepelikler gelecektir...

Kısacası, biz klas müziğe durduk yerde gelmiş değiliz. Çok uzun zamanlar almış bir insanlık terübesi ardından geldik.

“Klas Müzik”, beyinsiz/pasif bir zevkler toplamı/arşivi değil, bir insanlık stratejisi ve kültürüdür...

Halbuki, şu felsefî döküm olmasa, “klas müzik nedir?” sorusuna verilebilecek cevaplar, tam da -cevapların aslında hiç dökümlenemiş olduğu şu 3. Dünya çiftliğinde olduğu üzere- ne kadar da zırva kalır. İşte o içleri boş cevapların derlenmiş hallerine “ansiklopedi” deniyor...: Linki görebilmek için giriş yapmanız ya da üye olmanız gerekir. Fi (Halbuki burada/böyle yerlerde “işin içyüzü”ne dair hiçbirşey bulunmaz).

Derin bir güç var ve o, “insan”ı bastırmak için bütün imkanlarını kullanıyor...

Diyar ülkesinde müzik gücü daima takdir edilecek olan Ergüder Yoldaş (ki, "onlardan" olduğunu bilmediğim sanılmasın), en verimli olabilecek yıllarını -kadın yüzünden- İstanbul açıklarındaki adalarda korkunç şartlar altında yaşayıp geldikten sonra Aksiyon Dergisi, kendisiyle bir röportaj yapmıştı. Klas müziğin Vatikan´ın denetim ve güdümünde olduğuna dair en net beyanı orada görmüştüm. Fakat bu durum karşısında nasıl düşüneceğim, Vatikan´a verip veriştirmeye mi kalkacağım? Elbette hayır. Ne yapacaktı yani Vatikan? Müziği yahudiye büsbütün bırakacak mıydı? Kaldı ki, böylesi bir “muhafaza” gayreti dahi pek de işe yaramış görünmüyor...

Baştan itibaren yahudinin elindeki şöyle bir Anadolu ve onun besleme prolater sürüsünden “insan ve onun yüksek müziği” elbette yükselemezdi...
........................................

Tablo gayet açık: “İnsan Yaratıcılığı”, elimizdeki tek fakat vurucu çözümlememizi teşkil ediyor. Ki, modern engizisyonun “insan yaratıcılığının filarmonimiz ve onun sağ gerçekliği” bakımından taşıdığı muazzam önemi bastırabilmek için yöntem ve stratejileri ortadadır.

Modernite ve onun judaic güdümünün,

1- “İnsan yaratıcığı ve onun sonucu olan yaratımını” izah edebilmesi tamamen imkânsız,

2- Bu izahı yapmaya kalkması ise zaten onun varlığına/amaçlarına temelden tezat teşkil ediyor (bu yüzden, burada modernite açısından esas olan, izah etmek değil, bastırmaktır).

Fakat işte modernitenin vitrinlerindeki ansiklopedik komiklikler ortada. Müzik hakkındaki( ulaşılabilmiş zirve olarak, “klas müzik” hakkındaki) tanımları/dökümleri ortada: İzah etmeye yanaşmadıkları gibi, kendilerince dökümlerinde de rezil rüsva olmaktalar.

Mesele gayet açık değil mi?: Konu Beethoven´in, Coriolan´ı veya Tchaikovsky´nin, 1. Piyano konçertosunu hangi yılda (veya nerede) yaptıkları değil.

Meselenin ne olduğu gayet açık:

1- Beethoven ve Tchaikovsky insan idiler,

2- Kaderleri onları müziğe yöneltmişti. Fakat kader, esasen, yaşamaya zorlandıkları ve her diyar/devirde sapmaz aynı vasıflara sahip bataklık/lanet bir hayattan ibaretti. İnanılmaz zorlu insanlık savaşlarında müziklerini inşa etmiş oldular.

Modernite bu dinamizmi asla örtbas edemeyecek.

Kim bu insan ateşine/dinamizmine sahip çıkmayı üstlenmek durumunda?

“Felsefe (daha doğrusu, filozof)”den başka kimin sahip çıkması beklenebilir ki?

Ortada böylesine açık ve derin b ir misyon dururken, “felsefe / sanat bağı”nı izahatin anlamı, anlam seviyesi nedir? Modern paganizm bizim salak olduğumuzu mu sanıyor? Bu ilintiyi bu gezegene bir dişiden doğarak gelmiş yeni nesillere anlatmak mecburiyetinden başka hiçbir mecburiyetmiz olamaz. Bunun haricinde sağda solda paganist pix sürüleri olarak imal edilip ortaya saçılmış birilerine bunlardan bahsetmeye kalkmak elbette salaklıktır.

“Modern Soysuzluk” nasıl ve niçin izahat getirsin ki? O zaten “insan”ı istemiyor.

Müzik filarmonisi, dünyanın her diyar ve devrinde, elbette, insan´ı esas alacaktır. Onun varlığı, insan´ın varlığıyla doğrudan ilintilidir. Aksi takdirde müzik ayakta kalamayacaktır.

Müzik ve diğerlerinin tamamı, muazzam insan yaratımlarıdır. Bu soysuzluk, bunlara elbette izahat getiremez.

Paganizmin yeni adı olan modernite, insan dairesinin etrafında dolanan bir sırtlan sürüsü gibi. Bu küçük alanın elbette muhafazaya ihtiyacı var. Müzik filarmonisi bu sırtlan alemine karşı savaşmayacak da ne yapacak?

“Yüksek İnsan Müziği” için gayet açık olan diğer bir husus ise, müziğin ayakta kalmasının “yükselmeye devam edebilmesi”ne bağlı olduğudur. Yani, insan müziğinin muhafazası ancak “yükseliş/yükselmeye devam edebilmek” ile mümkün olabilir. Bu yüzdendir ki, tek bir müzik yaratıcısı insan, binlerce kılıçlı insandan makbul olacaktır...

Bir müzik insanı, “felsefî bakış”a zaten sahip olmak formasyonunda olmalıdır. Bu böyle olmaz ise, daima kolay safdışı edilebilir kalacaktır.

Müzikte idealist doktrinden yoksunluk, “müziği kullanabileceğini sanan” paganist modernitenin sırtlanlarına has bir tutumdur. Yani, Platonik Ruh olmayacak fakat müzik olacak. Bu şeytanlığı kim yutar? Elbette cehalet ve ruhsuzluk alaşımıyla imal edilmiş çapulcu modern sürüler...

Ve bu çapulculuğa şu Anadolu çiftliğinde yüzyıllardır judaic fabrikada/güdüm altında “Türk/İslam etiketi” basılarak imal edilip kullanılmış bir hayat sürüsünden daha iyi misal mi olabilir? Dünyanın hiçbir diyar ve devrinde böyle bir şey yok. Bu yüzden buna “olabileceklerin en kötüsü” pekâla denebilir...

Not: Forum algoritması klas...k müzik kelimesini son hecesinden dolayı sakıncalı sayıyor, heceyi silip paragraf başına xxx ibaresi atıyor. Bu yüzden "klas" kelimesi ile yetinmek durumunda kaldım.
Ara
Cevapla


Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
  Karajan´dan yola koyulacak olursak metinfe 0 79 24-03-11, Saat:15:13:15 PM
Son Yorum: metinfe
  Karajan´dan yola koyulacak olursak metinfe 0 89 24-03-11, Saat:15:12:47 PM
Son Yorum: metinfe

Hızlı Menü:


Şu anda bu konuyu okuyanlar:
1 Ziyaretçi

Yukarı Git